Son yıllarda giderek daha yüksek sesle dile getirilen bir gerçek var: Sanki görünmeyen bir ateş, bir "nesil yangını" ağır ağır yayılıyor. Dün tartışmalar daha çok sinema dünyasındaki müstehcenlikler, müzik sahnesindeki savrulmalar, moda ve eğlence sektöründeki tuhaflıklar etrafında dönüyordu. O günlerde bu alanlara dair uyarıda bulunan kalemler çoğu zaman "çağın gerisinde" ya da "bağnaz" olmakla itham ediliyordu. Bugün ise manzara değişti. Sosyal medyanın insanlar üzerindeki etkisi öylesine belirginleşti ki, mesele artık belirli bir çevrenin hassasiyeti değil, geniş kesimlerin ortak kaygısı haline geldi.
Dijital platformların merkez üssü sayılan Amerika Birleşik Devletleri'nde bile siyasetçilerden sanatçılara kadar pek çok isim, sosyal medya ortamının özellikle gençler için "toksik" bir atmosfer ürettiğini açıkça dile getiriyor. Zararlı akımların, riskli davranışların ve kimlik karmaşasını besleyen içeriklerin gençlerin ruh sağlığını zedelediği ifade ediliyor. Bazı ülkeler 13-16 yaş altındaki çocuklara sosyal medya kullanımını sınırlama veya yasaklama yoluna giderek meselenin ciddiyetini hukuki düzenlemelerle ortaya koyuyor.
Bu tartışmalar gelip geçici bir gündem maddesi değil. Çünkü dün marjinal görülen pek çok akımın, bugün çok daha sofistike araçlarla ve çok daha geniş kitlelere ulaştığını görüyoruz. Bir zamanlar belli çevrelerle sınırlı kalan fikirler, şimdi algoritmalar aracılığıyla milyonlarca gencin ekranına taşınıyor. Her gencin cebinde taşıdığı telefon, adeta taşınabilir bir dünya haline geldi. Buna cebimizdeki bomba, ya da nükleer başlıklı füze de diyebiliriz. Çünkü bu görünmeyen tehlike, kötüye kullanıldığında onlar kadar tehlikeli tesirler bırakıyor.
Elinde telefonuyla ekranın içine gömülmüş bir gence baktığımda içimde beliren endişe, teknolojinin kendisinden değil; o küçük cihazın taşıdığı görünmez içerik akışından kaynaklanıyor. Çünkü o ekran yalnızca masum eğlenceler sunmuyor. Aynı zamanda bilinçli biçimde kurgulanmış kimlik önerileri, değer dönüşümleri ve algı inşaları da barındırıyor. Genç bir zihin, henüz kendi benliğini inşa etme sürecindeyken, sürekli maruz kaldığı içeriklerle farkında olmadan şekillenebiliyor.
Fakat burada dikkatli olunması gereken bir denge var. Gençleri toptancı bir bakışla suçlamak, onları "kaybolmuş bir kuşak" ilan etmek çözüm üretmez; aksine onları daha keskin arayışlara itebilir. Asıl soru şudur: Gençler neden bu akımlara yöneliyor Kimlik arayışı, ait olma ihtiyacı, görünür olma isteği, anlam boşluğu, hatta sessiz bir isyan... Eğer aile, okul ve toplum bu ihtiyaçlara sahih bir inanç, tutarlı bir değer zemini ve merhametli bir iletişim diliyle cevap veremezse; o boşluk mutlaka başka fikirler ve ideolojiler tarafından doldurulur. Boşluk, tabiatı gereği, boş kalmaz.

21