Gelin, biraz tarihin o zarif dehlizlerinde yürüyelim ve kökleri merhamete uzanan sahici bir vakıf medeniyetinin izini sürelim.
Osmanlı'da vakıf denince akla yalnızca camiler, kervansaraylar ya da görkemli külliyeler gelmesin. Vakıf, hayatın en kılcal damarlarına kadar uzanan, gökteki kuştan sokaktaki yetime, yoldan geçenden mahallenin kedisine kadar nice canlıyı kuşatan uçsuz bucaksız bir şefkat ağıydı.
Bugünden bakınca insan ister istemez hayret ediyor: Merhametin böylesine gündelik hayatın içine yerleştiği bir medeniyet tasavvuru nasıl kurulmuş "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturunun belki de en somut karşılıklarından biri tam da burada karşımıza çıkıyor. Vakıflar yalnızca birer hayır kurumu değil, yüzyıllar boyunca yaşayan bir medeniyetin adresleriydi.
Söz gelimi, bugün hala İstanbul'un kalbinde ticaretle çarpan o muazzam Kapalıçarşı'yı düşünelim. Aslına bakarsanız o da devasa bir vakıf eseriydi; imarethanelere ve hayır kurumlarına can suyu olsun diye kurulmuş büyük bir fedakarlık abidesi.
Bu köklü ve zarif kültürün en güçlü damarlarından biri ise Osmanlı'nın ilk payitahtı Bursa'da karşımıza çıkıyor. Ecdadın sanki bir gerdanlığı ince ince dokur gibi vakur eserlerle süslediği bu şehir, bugün bile vakıf kültürünün o saf ve derin halini yansıtıyor.
İşte bu muazzam hafızanın sessizce kaybolup gitmesine gönlü razı olmayanlar, Bursa'nın fethinin 700. yılına anlamlı bir vefa borcuyla karşılık verdiler. Vakıf Katılım'ın öncülüğünde, Prof. Dr. Hasan Basri Öcalan ve uzman akademisyenlerden oluşan bir ekibin titiz çalışmasıyla hazırlanan üç ciltlik Bursa Vakıf Eserleri, ilk payitahtın bu derin hafızasını geleceğe taşıyan çok kıymetli bir eser olarak raflardaki yerini aldı.
Çalışmanın en güzel taraflarından biri de kronolojik bir sıralamanın ötesine geçip külliyeleri merkeze alması. Arşiv belgelerinden kitabelere, Evliya Çelebi ve İbn-i Battûta gibi seyyahların gözlemlerinden yapıların bugünkü işlevlerine kadar uzanan geniş bir malzemeyle Bursa'nın koca bir medeniyet hikayesi yeniden kuruluyor.

24