Ekranları mesken tutan dizilere baktığımızda, insanın içini ister istemez bir hüzün kaplıyor. Çünkü "aile" adı altında izlediğimiz dünyaların çoğunda sevgiye ve güvene değil; çatışmaya, entrikaya, manipülasyona ve güç savaşlarına rastlıyoruz. Bir yanda herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı toksik ilişkiler ağıyla Kızılcık Şerbeti ve türevleri; öte yanda bitmek bilmeyen zengin oğlan-fakir kız hikayeleri, aşiret hesaplaşmaları, mafyatik ilişkiler ve şiddetin normalleştirildiği senaryolar...
Çok azı istisna, dizilere bakılırsa, "Aile" dediğimiz o sıcak kelime, giderek sevginin değil manipülasyonun, dayanışmanın değil iktidar mücadelesinin adı haline geliyor.
Bir zamanlar sinemamız, evlerimize yalnızca hikayeler getirmez; bize nasıl insan olunacağını da hatırlatırdı. Bizim Aile, Aile Şerefi gibi Yeşilçam filmleri; Yaşar Usta'nın vakur sesi, Adile Naşit'in şefkatli gülüşü, fakir ama gururlu evleri ve kalabalık sofralarıyla bize başka bir aile fikri sunardı.
O filmlerde aile olmak demek, aynı zamanda dara düşenin elinden tutmak, kapıyı çalana yer açmak, sofradaki lokmayı bölüşmek ve hayat ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın insanlığından vazgeçmemekti. Belki de bu yüzden, üzerinden yarım asır geçmesine rağmen hala içimizi ısıtıyorlar. Çünkü bize paranın satın alamayacağı bir zenginliği hatırlatıyorlar: Birbirine sımsıkı sarılmış insanların zenginliğini.

15