Serkan Üstüner'in Güngörmüşler Çıkmazı adlı romanını okurken, ister istemez 1990'ların "susuz İstanbul" günlerine gittim.
O yıllarda yaşadığımız gecekondu semtine haftada bir su tankerleri gelir, mahalleli ellerinde bidonlarla uzun kuyruklar oluştururdu.
Musluklardan suyun akmadığı o günlerde bu kuyruklarda zaman zaman kavgalar çıkar, bu yüzden komşu komşuya düşman olabilirdi.
Güngörmüşler Çıkmazı da bir su tankeri kuyruğuyla açılıyor.
Bu yüzden daha ilk sayfalarda, geçmişin 'susuz İstanbul' manzarasını hatırladım.
Üstüner, romanda, 1990'ların İstanbul'unu bir mahallenin geçirdiği kentsel dönüşüm üzerinden anlatıyor.
Gecekonduların ve yoksul mahallelerin yerini giderek rantın belirlediği, plazaların yükseldiği başka bir İstanbul alırken, bu dönüşüm bir ailenin iki oğlunun hayatında da karşılık buluyor.
Kardeşlerden biri mafyatik ilişkiler ve karanlık yollarla zenginleşirken, diğeri hukuk okuyarak adaletsizliklere karşı direnmeye çalışıyor. Böylece güç ve para ile hukuk ve adalet, aynı ailenin içinde karşı karşıya geliyor.
Romanın bence en ilgi çekici tarafı da bu.
Kentsel dönüşüm, binalarla beraber insanların değerlerini ve hayat tercihlerini dönüştüren bir süreç olarak ele alınıyor.
Üstüner'in kısa cümlelere dayalı, yer yer şiirselleşen lirik anlatımı bu atmosfere hizmet ediyor.
Ancak betimlemeler ve karakter analizler biraz daha derinleşebilseydi daha iyi olurdu kanaatindeyim.
Bu yüzden kitabı klasik anlamda bir romandan ziyade uzun hikayeye daha yakın buldum.
Zira, iki kardeşin farklı yönlere savrulması, psikolojik açıdan çok daha katmanlı işlenebilecek güçlü bir imkan taşıyor. Ancak bu nokta biraz teğet geçilmiş.
Romanla arama mesafe koyduğum asıl nokta ise gecekondu dünyasının romantikleştirilmesi.
Eserde, gecekonduların yoksul ama mesut insanların yaşadığı yerler olduğu; bunların yerini plazaların almasıyla bu mutluluk dünyasının kapitalist rant uğruna bozulduğu yönünde bir duygu oluşuyor.

34