Oscar yarışının en çok konuşulan isimlerinden Timothee Chalamet ile tören öncesinde bir araya geldik. Oyuncu, yaptığımız röportajda son filmi "Marty Supreme"e duyduğu tutkuyu açıkça ortaya koydu. Bu film onun için kişisel bir yolculuktu. Ödülü Michael B. Jordan'a kaptırmış olsa da, 30 yaşında üç Oscar adaylığına ulaşan Chalamet döneminin en başarılı oyuncularından. Bale ve opera hakkında yaptığı olumsuz açıklamalar nedeniyle ödülü kaybettiği yönündeki yorumlar ise tamamen yanlış. Çünkü söz konusu açıklamalar, Akademi üyeleri final oylamalarını tamamlayıp oylarını teslim ettikten sonra yapıldı.
Şimdi "Marty Supreme" filminin çekimlerine dönüp baktığınızda, "Değiştirsem" dediğiniz bir şey var mı
- Hayır. Bob Dylan'ın da dediği gibi; arkaya bakma, olan oldu. Yaptığımız işle gurur duyuyorum.
Peki, Marty karakterinde kendinizden bir şeyler buldunuz mu
- Evet, kesinlikle. Oyunculuk kariyerime başlamadan önceki bana en çok benzeyen karakter buydu. Hedeflerine ulaşmak konusunda fazlasıyla hırslı bir karakter. Galiba beni ona en çok yaklaştıran şey de buydu. Kariyerimde ulaşmak istediğim yere gitme konusundaki o sert kararlılık, o itici güç, "Hayır" cevabını kabul etmemek...
Özellikle sinema sektöründe, ilk başlarda o kadar çok reddediliyorsunuz ki... Yolun en başında size inanan tek kişi çoğu zaman yine kendiniz oluyorsunuz. O yüzden Marty'de en çok bağ kurduğum taraf buydu. Ve Josh'un (Safdie) bende, başka yönetmenlerin daha önce görmediği bir şeyi görmüş olmasından da ayrıca gurur duyuyorum. Bana "Little Women", "Call Me by Your Name" ya da "Wonka"dan çok farklı bir "ben" olma alanı açtı. Bu karakter daha içgüdüsel, vahşi biri.
Haberin DevamıFilmin yönetmeni Josh Safdie, Marty'nin bir hayalin peşinden giderken hayatın akıp gitmesine izin verdiğini söyledi. Siz de çok genç yaşta büyük bir çıkış yaptınız. Hiç kendinizi böyle bir girdabın içinde, hayat başka bir köşede akarken siz bambaşka bir yolculuğun içindeymiş gibi hissettiniz mi
- Bunu özellikle 22 yaşımdan 26 yaşıma kadar çok yoğun hissettim. Yani kariyerimin gerçekten ivme kazandığı dönemde, sanki bir anda ayağımın altındaki zemin çekilmiş gibi oldu. Bu yüzden "Call Me by Your Name", "Beautiful Boy" ve o ilk dönem yaptığım işlerle ne kadar gurur duysam da... "Marty Supreme" ve "A Complete Unknown" benim için çok özel bir yerde duruyor. Dönüp baktığımda da Bob Dylan ve Marty rollerine ayrı bir gururla bakıyorum. Çünkü kariyerinizin başındaki filmlerde sizden bir beklenti yok. Dış dünyanın dikkat dağıtıcı gücü henüz üzerinize gelmemiş oluyor.
Ama "A Complete Unknown" ile başlayıp "Marty Supreme"e uzanan süreçte benim için mesele, tüm dikkat dağıtıcı şeyleri dışarıda bırakıp hayatımdaki en büyük armağanla, yani oyunculukla en üst seviyede çalışabilmek oldu.
Haberin DevamıBazen çevremde, yaşıtlarım arasında ya da başka insanlarda, bu yeteneğe korkuyla yaklaşıldığını ya da tam tersine, sahip oldukları armağanın kıymetini bilmeden yaşandığını görüyorum. Yani bir anlamda hayatın sunduğu geçici hazlara savrulmak gibi... Ben o yolu seçmek istemedim. Benim seçmek istediğim şey, en baştaki o saflık, işine sadık kalmak, oyunculuk yapmak ve bunu elimden gelenin en iyi şekilde yapmak.
ÖLÜNCEDİNLENİRİM
Peki dışarıdaki gürültüden nasıl sıyrılıyorsunuz Nasıl deşarj oluyorsunuz
- O gürültüyü dışarıda bırakarak, yani görmezden gelerek yapıyorum. Ben çalışırken telefonumu tamamen kapalı tutarım. Bunun sebebi, telefonun insanı o yoğun odaklanma halinden koparıyor olması. Sonuçta elimizde kısıtlı bir zaman var; hayatımın sadece 2 aylık bir dilimini "Marty Mauser" karakterine bürünerek geçirme şansım vardı. Bob Dylan'ı canlandırdığımda da Bob Dylan olmak için 2 aylık bir sürem vardı. "Dune: Part Three" filminin çekimlerini Abu Dabi'de daha yeni tamamladım. Bir daha asla Paul Atreides olma fırsatını yakalayamayacağım. Öyleyse neden tüm benliğimle kendimi işe vermeyeyim ki Hani o meşhur söz vardır ya: "Ölünce dinlenirim" veya her neyse...
Haberin Devamı'EN İYİ' OLMAYI İSTEMEKTENBAŞKA SEÇENEK YOK
Marty performansınızda sizin için en kişisel olan taraf neydi
- Masa tenisi sahnelerinin tamamıydı. Senaristimiz Ronald Bronstein bir soru-cevapta masa tenisinin filmde çok güçlü bir görsel metafor olduğunu anlattı. Hatta biraz "küçük düşürücü" bir spor olarak tanımladı. "Ping pong" kelimesinin bile kulağa komik geldiğini söyledi.

5