Türkler medeniyet kuramaz mı

Türk tarih tezini şekillendiren sadece siyasi iç dinamikler değil, o dönem dünyaya hâkim akımlar, fikirler, öz bir ifade ile zamanın ruhu! Avrupa'da faşizmin yükseldiği yıllar! Bilimsel materyalizm, Darwinizm ve ırkçılık çok popüler! Sömürgeciliğin zihnî olarak meşrulaştırılmaya çalışıldığı (ki buna Marksizm de dahil), beyaz ırkın dünyayı yönetme hakkına dair iddiaların bilimsel savlarla desteklenmeye çalışıldığı dönem.

Bu genel faktörlerin yanı sıra tarih tezinin yazılma talimatının verilmesine Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan sebep oluyor. 1928'de okuduğu bir Fransız coğrafya kitabında Türklerden, "Mongoloid" ya da "Sarı Irk" olarak bahsedildiğini gören Afet İnan, konuyu Atatürk'e açıyor. Bu bahis üzerine Atatürk'ün verdiği talimat tezin ortaya çıkış serüvenini başlatıyor.

Afet İnan'ın bahsettiği konu o dönem çok popüler, bilimsel gerçeklik olarak üniversitelerde okutuluyor. Ernest Renan ve Joseph Halevy gibi isimlerin temsil ettiği bu bakış açısına göre Türkler, ırksal özelliklerinden dolayı güçlü medeniyet kurma kabiliyetinden yoksun kitlelerdir ve bu özellikleri, onların Batı uygarlığının bir parçası olma iddiası önündeki en büyük engeldir. 19. yüzyılda Avrupa'da oldukça yaygın olan Aryan tezlerine göre medeniyete öncülük eden kavim olarak Arîler diğer tüm ırklardan üstün özelliklere sahiptir. Türkler, Arîlere komşu olmakla birlikte ne ırkî ne de lisanî hiçbir benzeşim göstermemektedir. Türk tarih tezi bu iddialara karşı bir antitez ortaya koymuştur.

Diğer taraftan Batı'da yaygın olan bu görüşler medeniyet statüsü belirlemenin ötesinde siyasi iddialara da kaynaklık etmektedir. Batı'nın tarih tezleri sadece Türkleri aşağılamakla kalmamış, onların Anadolu'daki varlıklarının meşruiyetini de tehdit etmiştir. Ermenilerin, Yunanların ve hatta İtalyanların Anadolu'daki geçmişlerinin Türklerden daha eski olduğu retoriğinin, 20. yüzyılın başlamasıyla birlikte Avrupa'da yüksek sesle ifade edilmeye başlaması da tezin ortaya çıkış sürecini etkilemiştir.


TÜRK TARİH TEZİ NEDİR

1928'de Atatürk'ün direktifiyle başlayan yeni tarih yazımı çalışmaları 1932'de Türk Tarih Tezi olarak neticeleniyor. Bu tez daha sonra üç yayın ve iki kongre ile de şekilleniyor. Bu yayınların ilki, Türk Tarihi Tetkik Heyeti tarafından kaleme alınan ve 1930 sonunda sadece 100 adet bastırılan "Türk Tarihinin Ana Hatları"dır. Bu kitapta tez, özetle şu şekilde tarif ediliyor: "Binlerce yıldır Orta Asya'da yaşayan brakisefal kafa yapısına sahip ve Türkçe konuşan insanlar, kuraklık ve ekonomik nedenlerle dünyanın çeşitli yerlerine göç etmiş ve gittikleri yerlerde büyük uygarlıkların kurulmasına öncülük etmiştir."

İkinci yayın, 1931 yılında eserin özeti olarak 30 bin adet basılarak "Türk Tarihinin Ana Hatları Methal Kısmı" adıyla okullara dağıtılıyor. Ancak İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın ifadesine göre Atatürk bu iki eseri beğenmeyip, kitapları yüzeysel ve hatalı buluyor. Bunun üzerine Tarih Heyeti, liseler için dört ciltlik bir tarih dizisi yazmayı planlarken, Türk Ocakları'nın kapatılması nedeniyle proje bir başka heyete, yeni kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyetine geçiyor. Bu cemiyet liseler için tarih kitabı yazımını tamamlıyor. Atatürk'ün talimatıyla hazırlanan taslaklar, onun onayından sonra liseler için dört ciltlik tarih dizisi olarak okullara gönderiliyor ve ilkokul ve ortaokullar için de sadeleştirilmiş versiyonları tasarlanıyor. Cumhuriyet sonrası nesillerin eğitimine damga vuran tarih kitapları da bunlar oluyor.

Türk Tarih Tezi'nin teorik aşaması tamamlandıktan sonra iki kongre tertip ediliyor. 1932'de düzenlenen Birinci Türk Tarih Kongresi, tezin ulusal kamuoyuna; 1937'de düzenlenen İkinci Türk Tarih Kongresi ise Avrupalı akademisyenlere tanıtımını amaçlanıyor. Bu kongrelerde bildirileriyle iki isim, Afet İnan ve Şemsettin Günaltay öne çıkıyor.


"IRK DEĞİL, GÖNÜL BAĞI…"

Türk Tarih Tezi'nin neden yazıldığına dair gerekçelendirme yapılırken kullanılan en net ifade uluslaşma ve ulusal kimlik bilincinin ön plana çıkarılmasıdır.

Aslında başlangıçta Cumhuriyet'in kurucu kadroları, Fransız tipi bir milliyetçilik anlayışını benimsemişler. Bu anlayış coğrafya ağırlıklı ve fıtrî öğelerden uzaktır. Gönül bağı, bu tür bir milliyetçilik için yeterli görülmüş ve günümüzde 'anayasal vatandaşlık' diye nitelenebilecek bir yapıyı simgelemiştir (Z. Toprak, 2015: Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji. 419). 1924 Anayasası'nın 88. maddesinde "Türkiye'de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese 'Türk' denir" ifadesi, söz konusu yaklaşımın tam olarak karşılığı olmuştur. Ancak 1925'te siyasi iktidarın bu yaklaşımını bertaraf eden bir olay gerçekleşmiş, Anadolu'nun doğusunda Şeyh Sait önderliğinde başlayan isyan, Kürt milliyetçiliğine vurgu yaparak siyasal iktidarın "anayasal vatandaşlık" tanımını boşluğa düşürmüştür. Toprak'ın bu konudaki tahliline göre; özellikle Şeyh Sait İsyanı daha dar bir milliyetçiliğin oluşmasına ortam hazırlamıştır. O güne kadar coğrafya ders kitapları Türk, Kürt, Laz, Çerkez gibi unsurlara sayfalarında yer verirken 1925 sonrası bu, bıçak gibi kesilmiştir. Artık bundan böyle herkes Türk'tür (Toprak, 2015: Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji. 419). Zafer Toprak'ın bu analizi 1930'larda iktidarın bakış açısını çok iyi özetler.