Ya ne olacaktı

Dostlarla muhabbet ederken yenice tanıştığımız ve aynı kuşaktan olduğumuz arkadaş "benim dedem doktordu" dedi. Yarım asrı geçen ömrümde bu cümleyi bir ya da iki kez duymuşumdur. Okulda, iş dünyasında, sosyal çevrelerimizde birlikte takıldığımız, yakınlaş-tığımız, yol arkadaşlığı yaptığımız dostlarımızın dedeleri arasında nereyse hiç üniversite mezunu yoktu. Dedelerimiz genelde çiftçi, çoban, işçi, kapıcı, olsa olsa esnaftı; ilkokul mezunu bile değillerdi. Dedesi lise mezunu, hele hele üniversite mezunu olanlarla yolumuz her nasılsa kesişmezdi, aynı ortamlarda bulunmaz, buluşmazdık.

Kemalistler, babalarımızın ve bizim okumamızı "Cumhuriyet'in sağladığı fırsat eşitliğine" bağlayacaklardır. Tabii ki değil. Sosyologlar, değişimi kırsalın kente göçüyle açıklayacaktır. Bu da değil. Türkiye'de açık, apaçık, sınıfsal demeyelim de katmansal, kesimler arası bir ayrımcılık vardı. Okumak da mezun olunca iyi işler bulmak da Kemalist statüko karşısında makbul olup olmadığınıza bağlıydı. Ya köyünüzden alınıp Köy Enstitüleri gibi torna makinalarından geçecek, köyüne düşman bir makbul vatandaş olacak, basamakları tırmanacaktınız ya da aileden imtiyazlı olacaktınız. Fırsat eşitliği statükonun kriterlerine uyanlar için vardı; uymayanlar dışardaydı.

Bu köşede daha önce sermayenin 1950'den itibaren el değiştirmeye başladığını, AK Parti dönemlerinde Anadolu sermayesinin İstanbul sermayesi karşısında ciddi mevzi elde ettiğini yazmıştım. Yine, dindar, muhafazakâr ailelerin bütün engellemelere rağmen çocuklarını okuttuklarını, AK Parti dönemlerinde üniversitede okuyan ya da mezun dindar gençlik sayısının geçmişe oranla katlanarak arttığını yazmıştım.

Sermaye yapısında ve eğitimde dindarlar lehine değişimin tabii bir sonucu olarak artık istihdam yapısı da değişti. Yoksulluğa, yoksunluğa, dışlanmaya ve önlerine çıkarılan tüm engellere rağmen Anadolu çocukları okudular, Anadolu sermayesinin sağladığı işlerde çalıştılar, AK Parti ile birlikte kamuda istihdam edildiler. Tırnaklarıyla kazıyarak geldikleri yerde ciddi tecrübeler edindiler.

Benim neslim ve benim sosyal çevrem için "dedem doktordu" cümlesi çok yabancı bir cümle; torunlarımızın ise hemen hepsinin üniversite mezunu dedeleri, nineleri olacak. Dedelerimiz çobandı, bizden önceki nesil işçi, kapıcı, şofördü, kadınlara biçilen rol evde temizlikçilikti. Bu işlerin tamamı saygı duyulacak işler ama bizim neslimiz, çocuklarımız, torunlarımız artık doktor, öğretmen, mühendis, avukat, hakim, savcı, diplomat, kamu yöneticisi ve daha nicesi de olabiliyor.

Oluşan eğitim ve istihdam zinciri içinde Cumhuriyet'in elit nesilleri için sağlanan imtiyaz ve teşvikler ortadan kalktı; gerçek bir fırsat eşitliği sağlandı. Dindar-muhafazakâr kesimdeki azim ve özlem, elitlerdeki rehavete baskın geldi. İş dünyasındaki yeni iklim Anadolu çocuklarını birikimli, donanımlı, tecrübeli bireylere dönüştürdü.

Bugün kamu kadrolarının her biri için bir değil, iki değil, yüzlerce liyakatli aday buluna-biliyor. Özel sektörde kritik işlerde sadece belli ailelerin yurtdışında eğitim görmüş beyaz çocukları değil, Anadolu çocukları da iyi eğitim ve tecrübeleriyle iş bulabiliyor. Bugün bir genel müdür ataması için dindar-muhafazakâr tabandan onlarca liyakatli aday bulabilirsiniz; mesela CHP'de parti birimlerini, belediye kadrolarını bile yönetecek uygun aday artık bulunamıyor.

Artık üniversite okumak için de kamu ya da özel sektörde işe girmek için de Kemalist, beyaz, elit, çağdaş, Batılı, belli giyim tarzına, belli yaşam tarzına, belli zihniyet yapısına sahip olmak yeteneğin, yeterliliğin ve liyakatin önüne geçen kriterler değil.