1500'lü yılların başında Safevi Devleti'nin sultanı Şah İsmail gözünü Osmanlı topraklarına dikmiş, ajanları vasıtasıyla ülke içinde karışıklık çıkarmaya başlamıştı. Anadolu Türkmenleri akın akın sınırı geçip Safevi ordusuna katılıyor, kalanlar ise isyan çıkarıp İstanbul'u tehdit ediyordu. Pir Sultan Abdal'ın meşhur "Açılın kapılar Şah'a gidelim" türküsü o günleri anlatır. Bir kısım Türkmenler, kendilerini İstanbul'daki Padişah'tan ziyade Tebriz'deki Şah'a yakın görüyorlar, bir yandan Şah'a ulaşmaya çalışıyor, bir yandan da Şah'ın ajanları eliyle Osmanlı'yı arkadan vuruyorlardı.
ABD ve İsrail'in İran'a saldırıları, Anadolu içinde kendisini Ankara'dan ziyade Tahran'a yakın, hatta ait hisseden grupların olduğu gerçeğiyle bizi yüzleştirdi. İlk değil: Suriye Savaşı sırasında da, kendisini Ankara'dan çok Şam'daki Esed rejimine yakın hisseden grupların olduğunu görmüştük. Yine son dönemde, Suriye'de PKK'ya karşı operasyon yapılırken, Türkiye içinde az da olsa bir kısım Kürt'ün istikametini Tel Aviv'e döndüğüne şahit olduk.
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)'in son derece başarılı bir operasyonla ele geçirdiği Önder Sığırcıklıoğlu vakası bize bir kez daha "Açılın kapılar Şah'a gidelim!" gerçeğini hatırlattı.
Önder Sığırcıklıoğlu, MİT'e tercümanlık hizmeti verirken, safını değiştiriyor ve Esed rejimine ve istihbaratına çalışmaya başlıyor. 2011 yılında, Gaziantep'te, Özgür Suriye Ordusu'nun önemli isimlerini kaçırarak Esed rejimine teslim ediyor ve işkenceyle öldürülmelerini sağlıyor. Sığırcıklıoğlu bu ihanetinden dolayı tutuklanıyor, mahkûm oluyor ama FETÖ yardımıyla 2014 yılında Osmaniye Cezaevi'nden kaçıyor.
Sığırcıklıoğlu firardayken "sol" görünümlü bir medyada röportajı yayınlanıyor. İhaneti para karşılığı yapmadığını söylüyor, "Ben bu eylemi kimliğim, vicdanım ve AKP politikalarına karşı tutumum nedeniyle yaptım" diyor.
O "kimliğin" ne olduğunu hepimiz biliyoruz: En çok da 53 kişinin hayatını kaybettiği Reyhanlı saldırısından o kimliği yakından tanıyoruz.
Suriye'de yüzbinlerce masum insan kimyasal silahlarla, varil bombalarıyla, işkencelerle katledilirken, milyonlarcası evini barkını terk edip komşu ülkelere sığınırken, Türkiye kendi güvenliği için çırpınırken, içerde devletin Suriye politikasının nasıl kıyasıyla eleştirildiğini, bu eleştirilerin altında da hangi kimliklerin olduğunu çok iyi hatırlıyoruz. Tel Aviv'e âşık FETÖ'cüler, Moskova hayranı sözümona ulusalcılar, Tahran'a, Kum'a yönelmiş Rafıziler, Şam'dan talimat alan uşaklar, kıblesi Kandil olanlar, güya Türkçülük yapan Batı beslemeleri, aynı ağızla, aynı dille, eş zamanlı olarak Türkiye'yi içerden hedefe koydular.
Son yıllarda yaşadıklarımız, Türkiye'ye tehdidin "dış mihraklardan" ziyade "iç mihraklardan" geldiğini bize gösterdi.

2