Ne kadar övünsek az

24 yıllık hayalimizle aramızda sadece 90 dakika vardı. Yapılması gereken bunca emeğin çöpe atılmasına izin verilmeyecek bir konsantrasyonla sabırlı bir oyun oynamaktı.

Rakip de en az bizim kadar Dünya Kupası motivasyonuyla sahadaydı ve bir önceki turda iki kez geriden gelecek bir oyun inadına sahipti.

İki çok isteyen takımın mücadelesinde sonucu küçük detayların belirleyeceği daha ilk dakikalardan belli oldu. Montella aslında sürpriz sayılabilecek bir kadro tercih etmişti.

Barış'ın yerine Arda'nın kanada geçmesi, orta sahanın Orkun, Hakan ve İsmail Yüksek'ten oluşması, Ozan'ın stoper tandemini tamamlaması ve Kerem'in forvet olarak en uçta oynaması...

Evet, Kosova son maçta görüldüğü üzere rahat gol yiyen bir takımdı ama Romanya gibi rakibi oynamayarak değil, oynayarak bozan bir ekipti. Hem çıkarken hem de savunurken hızlıca çoğalabilen Kosova, Barış'ın dinamizminden yoksun olan o kanadı ilk yarı boyunca bir hayli zorladı.

Arda'nın yaratıcılığından yoksun orta sahada da pek istenilenler yapılamayınca Milli Takım oldukça etkisiz gözüktü. Hatta rakip ciddi sayılabilecek pozisyonlar da buldu. O pozisyonlardan birinde Uğurcan'ın ters elle müdahalesi ve direkte patlayan top maçın kırılma anı gibiydi.

İkinci yarı oyuna daha fazla ağırlığını koyması gereken taraf bizdik. Zira, uzatmalar hatta penaltılar Kosova'nın isteyebileceği senaryolar arasındaydı, bu anlamda geçen her dakika aleyhimize işleyebilirdi.