Kaderinden kaçamazsın

Juventuslu futbolcular tüm 'çirkefliklerini', tüm sertliklerini sırtlanmış maça öyle çıkmıştı. İlk maçtaki hezimet onlar için elbette bir ekstra motivasyon unsuruydu ancak oyun başındaki sertliklerinin izah edilebilir tarafı yoktu.

Buna karşın Galatasaray da 3 gollük averajın getirebileceği olası rehavetin 'r'sine bile izin vermeyecek bir konsantrasyonla sahadaydı. Okan Buruk, çıkarabileceği en iyi deplasman takımını çıkarmıştı.

Oyun planı, tamamen skor avantajını korumaya yönelikti ki, Sarı Kırmızılılar'ın Bayern Münih deplasmanında bile gördüğümüz ön alan baskısı tamamen rafa kaldırılmıştı.

İşin hücum kısmı, 'olursa atarız bir tane' modunda, defans kısmı ise, 'rakibi kaleyi döndürmeme' mantalitesi üzerine kuruluydu.

Takım, oyunu defanstan kurmak yerine Uğurcan'ın isabetli uzun paslarının ekmeğini yemek istedi ve sürekli Osimhen'in önüne alabileceği topları kovaladı. Dönen toplarda ise Torreira ve Sara hemen rakibinin dibindeydi. Aslında strateji maçın ilk yarısı boyunca kusursuz işledi.

Juventus'un bulduğu şut imkanları Uğurcan'ın müthiş refleksleriyle engellenirken, Davinson'un 34'üncü dakikada yaptığı kritik hatanın bedeli ağır oldu.

Kullanılan penaltı İtalyan ekibini maçın içinde tutarken, ilk yarı farkı açacak başka fırsat bulamamaları Galatasaray için olabilecek en iyi senaryoydu. Daha da iyisi ikinci yarının hemen başında rakibin 10 kişi kalması oldu.

O ana kadar pek ortalıkta gözükmeyen Barış Alper Yılmaz ilk maçta olduğu gibi rakibine kırmızı kart aldırarak oyunun kaderini değiştirdi.

Herkes artık tur atlandı diye bakarken, takım sanki 10 kişi kalan rakibini yenmek zorundaymış gibi top yapmak yerine hücum düşünmeye başladı. Üstelik bir de Juventus'un son bir çırpınışla yaptığı ataklar karşısında takıma büyük bir panik havası hakim oldu.