Türkiye'nin başardığı, Suriye'nin başaramadığı

Bundan tan 74 yıl önce Türkiye'de tarihî bir vaka yaşandı. Ülke bir "tek parti diktatörlüğünden" barışçıl şekilde kurtulmaya ve demokrasi yolunda ilerlemeye başladı.

İstiklal Harbi'nin ardından Türkiye'de dar anlamda -yani antidemokratik- bir cumhuriyet kurulduğu ilan edildi. Rousseau'nun sözünü kullanarak "egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir" dendi ama egemenlik fiilen dar bir azınlığın ve nihai tahlilde bir tek kişinin elinde kaldı. İnsanları ve toplumu yeniden var etmeyi ve ülkeyi yukarıdan aşağı değiştirmeyi ve yeniden kurmayı hedefleyen bir "modernleşme" -kimine göre "devrim"- programı takip edildi. Bu süreçte sivil topluma çok ciddî müdahalelerde bulunuldu. Hak ve özgürlükler büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Siyasî çoğulluk tamamen budandı ve açık siyasî rekabete izin verilmedi.

İkinci Dünya Savaşı'nın demokratik blok ve totalitarizmin sosyalist türünün ittifakıyla faşist ve nasyonal sosyalist totalitarizme karşı kazanılması Türkiye'yi bir tercih yapmak mecburiyetiyle karşı karşıya bıraktı. Ülke ya Batı'daki demokrasilere benzeyecekti ya da zaten totaliter özellikler de taşıyan sistemi tam bir totalitarizme -yani sosyalist totalitarizme- çevirecek ve Sovyetler Birliği ile ittifak yapacaktı.

Çeşitli faktörlerin tesiri ile demokrasilere benzemeye karar verildi. Ancak, bu tam bir demokrasiye geçme kararı değildi. Zira, asıl yapılmak istenen Batı'daki çok partili sistemler gibi görünen ama aslında bir tek parti rejimi gibi işleyen bir sistem kurmaktı. Ne var ki cin bir defa şişeden çıktıktan sonra onu zapt etmek çok zordu. İnönü sürecin önünü açma kararı aldı. M. Kemal'in yaptığından farklı davranarak, demokrasiye geçme sözünde durdu. Bunun ana sebeplerinden biri toplumun Halk Fırkası'nı bir velinimeti olarak gördüğüne inanmasıydı. Halk kendisi için bu kadar "fedakârlık" yapmış olan CHP'yi taltif edecek ve seçimleri kazandıracaktı. Ayrıca, ana rakip olan Demokrat Parti de sıkı bir takip altındaydı ve özellikle köylerde ve Güneydoğu'da teşkilatlanmaması ve önümüzdeki 40-50 yıl için iktidar hayali kurmaması yolunda uyarılmaktaydı...

Buna rağmen demokrasi yolunda ilerlendi. Bunda elbette Adnan Menderes'in büyük rolü vardı. Menderes, İnönü'yü dengeleyebileceği düşünülen Celal Bayar'dan daha önemli bir figürdü ve demokratikleşmenin öncü kahramanıydı. Böylece, 14 Mayıs 1950'de yapılan, cumhuriyet döneminin ilk demokratik ve rekabetçi seçimiyle tek parti diktatörlüğünden çıkış süreci başladı. Yani Türkiye antidemokratik bir yönetimden demokrasiye geçen ve bunu barışçıl şekilde yapan ilk İslam ülkesi olmayı başardı.