Yahudi'nin hastanesi ile Türk'ün kubbesi arasında bir ömür

Gözümüzü sinema ekranına dikmiş, yapay zekâ ile yeniden hayat bulan Moris Şinasi'yi dinliyoruz.

"Dili, dini, ırkı ne olursa olsun farklılıklarımızı hoşgörüyle kucaklamalıyız. Şu hayatta önemli olan tek şey iyiler ve yapılan iyiliklerdir" mesajıyla bizlere farklılıklarımıza rağmen aslında bir bütünün parçaları olduğumuzu yeniden hatırlatıyor.

Aslında bunun en güzel örneği de kendi hayatı…

Dr. Fahrettin Er'in, 21 yıllık araştırması sonucu hayat bulan kitabından uyarlanan ve yönetmenliğini Hakan Pala'nın yaptığı "Moris Şinasi Görkemli İyilik" belgesel filminin İzmir gösterimi için onlarca kişi Fransız Kültür Merkezi'nin sinema salonunda buluşuyoruz.

Film öncesi söz alan Dr. Er, "Küçükken ağır hastalandığımda annem beni Moris Şinasi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne götürmüş. Orada yapılan tedavi ile sağlığıma kavuşmuşum. Hastane doktorları annemden hiçbir ücret almamış. Annem o günleri, 'Yahudi'nin Hastanesi olmasa belki bugün hayatta olmazdın' diye anlatırdı. Bu hikâyeden etkilenerek ben de doktor oldum. Yıllar sonra Manisa Devlet Hastanesi'nde çalışmaya başladığımda ise yolum yeniden Moris Şinasi ile kesişti, öyküsünü araştırmaya başladım" diyor.

Moris Şinasi'nin öyküsü aslında 1492 yılında yayınlanan Elhamra Kararnamesi ile Yahudilerin, İspanya'dan kovulması ve atalarının Manisa'ya yerleşmesiyle başlıyor. Osmanlı döneminde ismi de Moiz Eskenazi olarak kayıtlara geçiyor.

Saruhan'da yoksul bir ailede dünyaya gözlerini açan Moiz, abisi Salamon ve babasıyla birlikte tütün tarlalarında çalışıyor. 9 yaşında ise difteri hastalığına yakalanıyor. Aslında bu olay hayatının da kırılma noktası oluyor.

Hafsa Sultan tarafından yaptırılan hastaneye götürülen Moiz, kendisini büyük bir özveriyle üstelik ücretsiz tedavi eden Dr. Şinasi'den çok etkileniyor.

O gün, "Allah'ım ne olur ben de büyüdüğümde çok zengin olayım ve ihtiyacı olanlar için bir hastane yaptırabileyim" diye dua ediyor.

Ve küçük Moiz'in, Saruhan'da başlayan hayat öyküsünde ikinci perde, iyileşmesinin ardından abisiyle birlikte Amerika'ya gitmek amacıyla ulaştıkları İzmir Limanı'nda açılıyor.

Ancak iki kardeşin ceplerindeki son 2 delikli kuruşla Amerika'ya gideceğiz diye kaçak bindikleri yük gemisi, Mısır'ın İskenderiye Limanı'na demir atıyor. Bilmedikleri topraklarda büyük bir hayal kırıklığı ve korku yaşayan kardeşler neyse ki çabucak toparlanıyor ve limanda günübirlik işlerde çalışıyor.

Bir gün, tütün yüklü gemiden balyaları indirirken iki kardeşin yanına Yunan asıllı tüccar Grafallo geliyor. Kardeşlere kızan tüccar, tütünleri neden limanda ayrı ayrı yerlere koyduklarını soruyor.

Moiz, ürünü kalitesine göre ayırdıklarını söyleyince Grafallo, gençlerin tütün işini bildiğini fark edip yanında çalışmalarını teklif ediyor. Böylece iki kardeşin Mısır'da geçen 15 yıllık serüveni de başlamış başlıyor. Moiz ve abisi zamanla işin tüm inceliklerini öğreniyor.

Ancak Moiz'in Amerika hayali hiç bitmiyor. Grafolla'nun da desteğiyle yıllar sonra nihayet Amerika'ya gidiyor. Yolda Moiz Eskenazi olan kimliğini denize atıp, gümrükte adını Moris, soyadını ise hayranı olduğu doktorun ismi olan Şinasi yaparak yeni kimliğini alıyor.

Genç Moris, bilgi ve tecrübesiyle o dönemde tütünü elle sardıklarını gördüğü Amerikalıları önce sigara paketleri ardından da tütün sarma makinesi ile tanıştırıyor. İşlerini hızla büyüten Moris, abisi ve Saruhan'dan 200 Yahudi tanıdığını da Amerika'ya aldırıp, fabrikasını büyütüyor.

Zamanla ülkenin sayılı zenginleri biri haline gelen Moris Şinasi, 48 yaşlarında geldiğinde Selanik'te konuk olduğu bir evin duvarında asılı resmini gördüğü 17 yaşındaki Lauretta'ya aşık olup evleniyor. Genç eşine hediye olarak da New York'ta 42 odalı bir malikane yaptırıyor.

Moris, Osmanlı mimarisiyle tasarladığı ve döşediği evinin çatısına da bakır bir kubbe konulmasını istiyor. Güneş vurduğunda ışıldayan bu kubbe zamanla, "Türk'ün Kubbesi" olarak anılmaya başlanıyor.

Yıllar geçse de Moris Şinasi'nin memleketi bildiği Manisa'ya özlemi hiç bitmiyor. Üç kızı olan Şinasi, ölümüne yakın dönemlerde fabrikasını milyonlarca dolara devrediyor ve vasiyetinde Saruhan'a 1 milyon lirayla bir hastane yapılmasını istiyor.

Moris Şinasi'nin 1928'de ölümünün ardından bölgedeki 28 dönümlük arazi üzerine ülkemizin ilk özel hastanesi inşaatına başlanıyor.