Yirmi altı yaşında bir anneydi. Kulağında kulaklık, önünde bebeğinin arabası vardı. Yaklaşan tramvayı fark ettiğinde artık kaçacak zaman kalmamıştı. O birkaç saniyede bir anne, çocuğunun hayatıyla kendi hayatı arasında seçim yapmak zorunda kaldı. Çocuğunu rayların dışına itti. Çocuğu kurtuldu ve yaşadı. Anne çocuğunu kurtarırken onu annesiz bırakmış kazada can vermişti. Bu haberi okurken yıllar öncesine gittim.
İlk gençlik yıllarıma. Walkman'ların hayatımıza yeni girdiği zamanlardı... İnsanlar müzik dinlemek için bugün olduğu gibi telefon tuşlarına dokunmuyor, bir kaseti cihazın içine yerleştirip kulaklığını takıyordu.
Konya'nın Akşehir ilçesinde kulağında kulaklıkla yürüyen bir arkadaşımız, arkasından gelen otomobili duymamıştı. Birkaç saniye sonra kazada hayatını kaybetti. O günden sonra insanın yalnızca gözleriyle değil, kulaklarıyla da hayatta kaldığını hiç unutmadım.
Ben doğuştan görme engelliyim. Dünyanın renklerini bilmem. Ama seslerle büyüdüm. Yürürken çevremde olup biteni çoğu zaman onlardan anladım. Bir otobüsün durağa yanaştığını, önümde bir engel bulunduğunu, yaklaşan bir aracın ne kadar uzakta olduğunu... Bazen insanın göremediği şey, kendisini bir sesle anlatır. Benim için ses, çoğu zaman çevreyi tanımanın bir yoludur.
Bu yüzden dışarıda yürürken insanın dünyayla bütün bağını koparmasına hep şaşırmışımdır. Kulaklarda kulaklıklar... Elde telefonlar... Gözler ekranlarda... Başlar öne eğilmiş... İnsan, bulunduğu yerden uzaklaşıp başka bir dünyanın içine çekiliyor.
Bir mesajın peşinde... Bir videonun içinde... Bir şarkının arasında... O sırada hayat, yanı başımızda akıp gidiyor.
Sokakta bir araç geçiyor. Bir bisiklet yanımızdan süzülüyor. Bir insan sesleniyor. Bütün bunlar, telefon ekranının dışında kalan gerçek hayatın parçaları. Ve gerçek hayat, her şeyi ikinci kez tekrarlamıyor.
Bir mesaj birkaç dakika bekleyebilir. Bir video daha sonra izlenebilir. Yarım kalan bir şarkı yeniden başlayabilir. Fakat insanın zamanında fark etmesi gereken bazı şeylerin telafisi olmuyor.
Teknolojiye karşı değilim. Telefon kullanmaya da kulaklık takmaya da... Bunların hayatımızda çok önemli ve faydalı yeri var. Fakat insanın, çevresinde olup bitenleri fark edemeyecek kadar kendi dünyasına kapanması beni düşündürüyor.
Dünyanın öbür ucundaki insanla birkaç saniye içinde konuşabiliyoruz. Ama yanı başımızda olup bitenlerden habersiz kalabiliyoruz.
Beyaz bastonla yürürken çevremdeki sesleri dinlemek, benim için yıllar içinde kendiliğinden oluşmuş bir alışkanlığa dönüştü. Yürüdüğüm yerde ne olduğunu, önümde ne bulunduğunu, nereden geçebileceğimi çoğu zaman böyle anlıyorum.
Bu yüzden dışarıda yürürken telefonu cebime koymanın, kulaklığın sesini biraz kısmamın ya da karşıdan karşıya geçerken birkaç saniye durup çevremde olup biteni dinlemenin bana ağır gelen bir tarafı yok. Aksine, hayatın içinde kalmanın en basit yollarından biri bu. Yıllar önce Akşehir'de hayatını kaybeden arkadaşımı hatırlıyorum.
Aradan bunca yıl geçti. O gün duyulmayan ses hâlâ aklımda. Şimdi, yıllar sonra, o sesi başka bir haberin içinde yeniden duyuyorum. Yirmi altı yaşındaki bir anne... Kulağında kulaklık... Yaklaşan bir tramvay... Ve çocuğunu kurtarmak için kendisini geride bırakan birkaç saniye...
İnsan bazı haberleri okuduktan sonra hemen başka bir şeye geçemiyor. Ben de geçemedim. Çünkü insan, hayatın içinde yürürken neyi duyup neyi duymadığını düşünmeye başlıyor. Belki de her gün, farkında olmadan, çevremizden gelen sayısız uyarının arasından geçiyoruz.
Bir kısmını duyuyoruz. Bir kısmını duymuyoruz. Ve hayat, bazen hangisini kaçırdığımızı bize bir daha söylemiyor.
Selman Devecioğlu
***
"Hadi gel köyümüze dönelim" mi
"Feridun Ağabey, yaş olarak sizden büyük olduğumu tahmin ediyorum. Ben 75'ine merdiven dayamış emekli bir sağlık profesyoneliyim. Bugün dile getirilen birçok dert ve sıkıntıya şaşırıyorum. Ben köy çocuğu olmama rağmen rahmetli babam benim ve kardeşlerimin "meslek sahibi olması" diye çok uğraş vermişti. Çünkü babamın bağı bahçesi tarlası tapanı yoktu. Başkalarının tarlasında çalışarak ekmek parası kazanır onunla da bizi okutmaya çalışırdı. Ama o yıllardan hatırlıyorum da köylerde tarlası bağı bahçesi olan ailelerin çoluk çocuğu büyümeye başladığında okula da gitseler yine de tarlayla tapanla bağ ile bahçe ile bostanla iç içe oluyorlardı. Kimse işsiz değildi. Bağda bahçede tarlada herkesin bir işi vardı. Kimse kimseye "Ne iş yapıyorsun" veya "nerede çalışıyorsun" diye sormuyordu. Gerçekten de herkes kendi malının davarının hem çobanıydı hem sığırtmacı hem tarlada ırgatı hem harmanda buğdayını toplayan ürün sahibiydi. Kendi işinde kendine çalışıyordu. Ailenin evlenecek çocuğu olduğunda veya bir ihtiyacı olduğunda gider şehirde alacağını alır esnafa gün verirlerdi... "Harmanda öderim", "tütünde öderim"; "pancarda öderim" gibi söz verirlerdi. Tabii ki de pancarını fabrikaya sattığında, buğdayını sattığında vb. ertesi seneye kadar geçimini sağlayacak parayı da kazanmış olurdu. Ödeyeceği borcunu da öderdi. Hiç de sıkıntı çekmezdi. Ne devlete yüktü insanlar ne emekli kuyruğu beklerdi ne elektrik su faturası ne hayata yansıyan zamlı ürünler vardı gündeminde... Hepsi köyünde hayatını yaşarken hepsi de doğuşundan itibaren kendi işinde doğar ve kendi işinin sahibi olurdu. Günümüzde köylerde yaşayanlar bile geçim sıkıntısından söz eder oldu... Bir akrabamın cenazesine gittiğimde bize sofra kuran gelin kız sofraya getirdiği tavuğu bile ilçedeki marketten aldığını söylemişti. Demem o ki tekrar yeniden ve planlı programlı olarak köylerimizde hayatı canlandırmak durumundayız. Bu, zaman içinde işsizliği de çare olacak ürün pahalılığına da çare olacak enflasyona da..."

9