Enstitü Sosyal ile NUN Eğitim ve Kültür Vakfı'nın ev sahipliğinde düzenlenen "World Decolonization Forum 2026-Dünya Dekolonizasyon Forumu 2026" çok kıymetli konukları ağırladı.
Bir isim vardı ki; âdeta Türk dizilerine ayna tuttu: Oscar'a aday gösterilen ilk İranlı yönetmen Mecid Mecidi.
Genellikle sade yaşamları, samimi duyguları ve manevi arayışları işleyen, insan ruhuna dokunan, nahif ama derinlikli anlatımıyla bilinen Mecidi, Forum kapsamında, Faysal Soysal'ın moderatörlüğündeki "Ekranı Dekolonize Etmek" başlıklı söyleşide konuştu.
Tespitleri; sadece sinema dünyasına değil, Türkiye markasının algılanmasına ve kültürel dekolonizasyon ihtiyacına ilişkin herkese verilmiş ders niteliğindeydi...
Usta yönetmen, "Ben Türkiye'yi, kültürünü ve tarihini çok severim. Ancak bazı dizileri izlediğimde 'Bu dizinin Türkiye'nin kültürüyle ne alakası var' diye düşünüyorum" dedi.
Konuşmasında sinema-ekonomi ilişkisine de değinen ve reytinglerin aldatıcı olabileceğini belirten Mecidi, "Bazen çok değersiz filmler de çok yüksek reyting alabilirler. Ekonomiyi sanatın üstünde tutmadan bir denge kurmalıyız. Biz ilk önce kendi seyircimizin beğenisini, ne istediğini ve zevkini değiştirmeliyiz. Eğer seyircinin gözü ve beyni kimliksiz, çok yüzeysel filmlere alışmışsa, ilk başta yaptığınız anlamlı filmler hoşlarına gitmeyecektir" dedi.
Mecid Mecidi, modern yaşam tarzlarının değişmesiyle sinema kültürünün de etkilendiğini ve insanların birbirinden uzaklaştığını ifade ederek, Türkiye ve İran gibi ülkelerin kimlikleriyle dünyaya söyleyecek çok sözleri olduğunu dile getirdi.
Kültürel yozlaşmaya da değinen Yönetmen, "Türk kültürü bu değil. Türk kültüründe sevgi var, samimiyet var, dostluk var. Ben ekonomiye veya reytinge karşı değilim, bir filmin ekonomik anlamda çok güçlü olmasını isterim. Ancak buna ödediğimiz bedel; şiddet, tecavüz, ihanet veya boşanma mı olmalı Biz bunlarla mı reyting kazanacağız, yoksa kendi kültürümüzü ön plana çıkararak mı" sorusunu kucağımıza bıraktı.
Mecidi'nin söyleşide vurguladığı hikâye savaşı olgusu son derece önemliydi. Batı medyası yıllardır Müslüman halkları terörist ve vahşi olarak kodlayan hikâyeler anlatıyor. Mecidi, "Son yaşananlar, gerçek katillerin; bizzat hikâyeyi yazanlar olduğunu kanıtladı" derken ABD destekli, Yahudi yapımcıların her yıl çektiği soykırım filmleriyle tüm dünyaya 'mazlum' portresi çizmesini, sinemanın nasıl bir algı yönetimi aracına dönüştüğünün en somut örneği olarak sundu.
WorldPost Yazı İşleri Müdürü ve NPQ Türkiye dergisinde birlikte çalıştığımız yayıncı Nathan Gardels'in, "CIA, çok pahalı ve riskli olduğu için artık ABD askerlerini değil, Hollywood ve MTV'yi gönderiyor" tespiti de bire bir Mecidi'yi doğruluyor.
Bugünün kültürel hegemonyasında öyle bir "Millî Güvenlik Sineması" var ki; 2005-2017 yılları arasında ABD televizyonlarındaki 900'den fazla yapıma devlet tarafından doğrudan müdahale edildiği, hatta Bin Ladin'in öldürülmesini anlatan malum filmin senaryosunun tamamen CIA eliyle yazıldığı biliniyor.
Mecidi'nin hatırlattığı üzere, artık dünya, hikâyeyi kimin yazdığı ve kimin doğru yorumladığıyla belirlenen bir savaş alanı...
Eğer kendi hikâyemizi, kendi değerlerimize (gönül, dostluk, samimiyet, vicdan, vefa) sadık kalarak anlatamazsak, Hristiyan Batı değerleriyle yazılan senaryolara figüran olmaktan nasıl kurtulacağız
Özetle, Türkiye bazı dizilerdeki o 'steril ve ruhsuz' ülke değil. Mecidi'nin uyarısı, aslında bir dostun aynayı yüzümüze tutması gibi. Kendi kültürümüzü bir kenara itip reyting uğruna şiddeti ve ihaneti seçmek, geleceğimize de ihanettir...

3