Kendi değerini üretebilenler kazanacak!..

Yıllar öncesinden dostumuz, sözüne ve özüne güvendiğim iletişim ustalarından Kemal Öztürk kardeşimiz, medya sektöründeki ekonomik daralmayı yalnızca ticari bir sorun olarak değil, ulusal egemenliği tehdit edebilecek bir risk alanı olarak tanımlamış. Peki medyada yaşanan şey, topyekûn bir kriz ya da çöküş mü, yoksa yeni bir denge arayışı mı

X hesabından yaptığı 'Dikkat büyük medya krizi' başlıklı paylaşımda Öztürk demiş ki: "Haber kanalları, ana akım medya, TV'ler, gazeteler, haber siteleri, radyolar finansal kriz yüzünden kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Medyadaki reklam pastasının dağıtımı ulusal güvenliği tehlikeye sokacak düzeye geldi."

Kemal Bey'e göre, reklam gelirlerinin büyük bölümü yabancıların sahip olduğu sosyal medya platformlarına gidiyor; geri kalan sınırlı pay ise ülkedeki tüm medya kuruluşları arasında bölüşülüyor.

Ayrıca, haber ve iletişimin büyük ölçüde sosyal medya üzerinden yürütülmesinin manipülasyona açık bir ortam yarattığını; bu ortamın 'kara para aklama' gibi faaliyetler için de elverişli olabileceğini ileri sürüyor. İş imkânları daralan gazetecilerin 'sosyal medyaya mahkûm' hâle gelmesini de önemli bir risk alanı olarak tespit ediyor.

Öztürk televizyon yayıncılığı için de şunları söylemiş:

"İnsanlar 'TV'lerde izlenecek kaliteli program yok, her şey birbirinin kopyası' diye eleştiriyor. Buradaki editoryal çöküşün sebebi de finansal sorunlar. Nitelikli insan çalıştırmak pahalıdır. Para olmayınca tecrübesiz insanlar çalıştırılıyor, prodüksiyona para harcanmıyor; böylece toplam kalitede düşüş oluyor ve TV'ler izlenmiyor."

Peki, bu tabloyu 'medyanın büyük krizi' olarak mı okumalıyız, yoksa 'medyanın dönüşümü' olarak mı

Tam da bu noktada finans sektörünün önemi isimlerinden biri olan İstanbul Erkek Lisesi'nden değerli kardeşim Atilla Köksal'ın bizim İEL'li Yönetici ve İş İnsanları Platformu (İELYİP) grubunda paylaştığı bir anekdot (anlatı), meseleye başka bir perspektif kazandırıyor:

"İstanbul Kadıköy'de bir berber var. Adı Hüseyin Usta. 73 yaşında. 50 yıldır aynı dükkânda saç kesiyor. Geçen hafta dükkâna bir genç girdi. Saçını kestirirken Hüseyin Usta'ya dert yandı. 'Abi ben yazılımcıyım ama iş bulamıyorum. Yapay zekâ hepsini alacak. Geleceğim yok' dedi.

Hüseyin Usta hiç konuşmadı. Sadece tıraşı bitirdi. Sonra duvardaki çerçeveyi gösterdi. Çerçevede 1974 tarihli bir gazete kupürü vardı. Manşet: 'Elektrikli makineler berberleri bitirecek. 10 yıl içinde tıraş evde yapılacak.' Genç baktı. Sonra bir altındaki çerçeveye baktı. 1989 tarihli. Manşet: 'Japon robotlar saç kesmeye başladı. Berberlik mesleği tarihe karışıyor.' Bir altındakine baktı. 2001 tarihli. 'İnternet çağında berbere kim gider Evde saç kesim videoları patladı.'

Bir altındakine baktı. 2015 tarihli. 'Saç kesim uygulamaları berber dükkânlarını kapatacak.' Duvarda tam 7 tane çerçeve vardı. Her biri farklı on yıldan. Her biri berberliğin biteceğini ilan ediyordu.

Hüseyin Usta ilk kez konuştu: '50 yıldır beni bitiriyorlar evlat. Ben hâlâ buradayım. Biliyor musun neden' Genç merakla baktı.' Çünkü insanlar saç kestirmeye gelmiyor. Dertlerini anlatmaya geliyor. Sen de şu an saç kestirmeye gelmedin. Derdini anlattın. Bunu yapay zekâ yapamaz.'

Genç düşündü. Haklıydı. Saç kesimi 10 dakika sürmüştü. Geri kalan 35 dakika, saf terapi seansıydı.Parasını ödedi. Kapıya yürüdü. Döndü. 'Hüseyin Usta, siz hiç korkmadınız mı bu manşetlerden' dedi.

Hüseyin Usta güldü. 'Korktum tabii. Her seferinde korktum. Sonra anladım ki, korkutan şey teknoloji değil. Korkutan şey insanların birbirine ihtiyaç duymayı bırakacağı düşüncesi. Ama 50 yıldır izliyorum. İnsanlar hâlâ birbirine muhtaç. Bu değişmiyor.'