Uluslararası ilişkilerde başarının sırrı, kalıcı dostluk veya düşmanlıklardan ziyade kalıcı çıkarlar ve o çıkarları koruyacak basiretli devlet aklında gizlidir.
Yıllardır bu köşeden, Türkiye'nin dış politikadaki manevra kabiliyetini, vizyoner hamlelerini ve "Dünya beşten büyüktür» söyleminin altındaki derin stratejiyi anlatmaya çalışıyoruz. Karşı çıkanlar yok mu Tabii ki var. Ancak gerçekler er ya da geç ortaya çıkar ve en sert muhalifler bile hakkı teslim etmek zorunda kalırlar.
Hani güzel bir şarkı sözü vardır: "Sevgi anlaşmak değildir!" İnsan nasıl her hemfikir olduğunu sevmek zorunda değilse, sevdiği herkesle de hemfikir olmak zorunda değildir. Fatih Altaylı kardeşimizi de pek çok konuda hemfikir olmasak da severiz.
Altaylı, hayatı boyunca AK Parti iktidarına ve Sayın Cumhurbaşkanı'na en sert eleştirileri yöneltmiş yazarlardan biridir. Ancak bugün geldiğimiz noktada, o dahi takdirini gizleyemiyor.
Diyor ki: "Türkiye'nin İran politikasının son derece doğru olduğunu ve bu şekilde devam etmesinin hem Türkiye'nin hem de bölgenin yararına olduğunu düşünüyorum. Şu anda Türkiye bu konuda konuşması gerektiği kadar konuşuyor, susması gerektiği kadar da susuyor. Son derece doğru bir pozisyon almış durumda."
Altaylı dahil pek çok muhalifin inanılamayacak derecede doğru bulduğu politika, aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yıllardır ilmek ilmek dokuduğu "Yerli ve Millî" dış politika anlayışının, millî bağımsızlık stratejisinin sonucudur. Vizyonun ve devlet aklının tezahürüdür.
Tam da bu noktada, Sayın Cumhurbaşkanı'nın son açıklamalarına kulak verelim. Erdoğan, Türkiye'nin bugünkü duruşunun gerisindeki sırrı şu sözlerle anlatıyor:
"Türkiye, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilme cesareti gösteren nadir ülkelerden biridir. Bölgemizi kan ve barut kokusuna boğan bu süreci ilk günden itibaren doğru okuyan, doğru analiz eden devlet aklının temsilcisi olarak adından övgüyle söz ettiren ülkelerin en başında yer alıyor."
Cumhurbaşkanı, Altaylı'nın da tespit ettiği dengeli ve rasyonel politikanın altını çiziyor. Türkiye, 'birilerinin tuzakları'na düşmüyor; aksine, o tuzakları bozuyor. Savaşın uzayarak yıpratma kat sayısının artmasını istemiyor, Hürmüz Boğazı'ndaki riskleri, Brent petrol fiyatlarındaki artışı ve küresel ekonomiye faturasını görüyor. Ve en önemlisi, "Netanyahu'nun ikbal savaşı"na dünyanın kurban edilmesine karşı çıkıyor.
Peki, Türkiye'yi bu denli güvenilir bir saha ve vazgeçilmez bir arabulucu kılan nedir
Cevap, Erdoğan'ın şu sözlerinde gizli: "Ülkemizi bu ateş çemberinin dışında tutmakta kararlıyız. Savaşın bölge ülkeleri arasında bir yıpratma savaşına dönüşmesini asla istemiyoruz."
Türkiye, ateşe odun taşımıyor; su serpiyor. Ne İsrail'e verilen kayıtsız şartsız desteğe ortak oluyor, ne de körü körüne İran'cı tutum sergiliyor. Adaletin, barışın ve istikrarın tarafında duruyor.
Muhalif bir ismin, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 23 yılda oluşturduğu bağlantılar ağını doğru kullanmak" şeklindeki tespiti, aslında yapılan işin büyüklüğünün altını çizmektedir ki bu bağlantılar, coğrafyamızdaki huzurun teminatıdır.
Oyun kuruculuk budur. Devlet adamlığı budur. Ve evet, bu, birilerinin inanamadığı ama Erdoğan'ın gerçeğe dönüştürdüğü bir başarı öyküsüdür.
Ruhen ve zihnen zenginleşmek için: Edusa...Cumartesi akşamı muhteşem bir ziyafetteydik... AKM'de Edusa operasının dünya prömiyerini (ilk gösterimini) izleme şansı elde ettik... Uygur Türklerinden, ülkemiz kültür ve değerleriyle pişmiş olağanüstü bir müzik ustası yetişiyor: Güldiyar Tanrıdağlı... Bakın, dakikalarca ayakta alkışlanan sanatçı eseri hakkında ne demiş: "Edusa'da insana, hayata dair farklı duygular var; sevgi, aşk, şefkat, hırs, nefret, intikam... Ve esasen 'eserin çatısı' diyebileceğim bir mesajı var: Kültürün önemi. Kültürü olan milletler sonsuza dek var olmayı sürdürürler... İzleyicinin de salondan bu mesajı hissetmiş, yaşamış olarak ayrılmasını isterim." Kulaklarımızda tınılarını sürekli yeniden ürettiğimiz eserin bestecisinin dileği fazlasıyla yerine gelmiştir...

5