Yarın Ramazan Bayramı. Zihinlerde dolaşan tek soru: Nerede o eski bayramlar Bu bayram, şekerlerin tadından ziyade ağzımızdaki o kekremsi yalnızlık tortusunu konuşalım.
Tabii ki, aradığımız şey takvim yaprakları değil; yitirdiğimiz bir arada olma ruhu… Eksiğimiz; dedelerin, anneannelerin etrafında kenetlenmiş, sohbetin ve neşeli kahkahaların yükseldiği, sevgi ve saygıyla sarılı sofralar... Kuşakların birbirine değdiği, o güven ve dayanışma iklimi...
Eskiden bayramlaşmak bir aidiyet nişanesiydi. Şimdilerde ise dijitalleşen dünyanın soğuk mesajlarına hapsolmuş. Oysa gönül, o sıcak bakışları ve neşeli tınıları arıyor.
Büyük aile sofraları küçülüyor ve tablo giderek hazinleşiyor. Ülkemizdeki doğurganlık oranı 1,48 çocuk seviyesine düşmüş. Yani nüfusun yenilenme düzeyi için kritik eşik olan 2,1'in oldukça altında. Bunun anlamı basit: "Çocuk yoksa aile büyüyemiyor; paylaşmayı bilmeyen, dijital ekranların arkasına saklanmış kuşaklar yetişiyor."
Bu kuşatmayı kırmanın reçetesi ise, duygusal üretime yatırım yapmak…
Gençliğimizde imkânlar kısıtlıydı ama ruhumuz zengindi. Daha çok tiyatroya gider, sinemada film izler, roman okurduk. Müziği, bir kulaklığa hapsolup Spotify'dan tek başımıza değil, bir arada dinlerdik. Sanat, yalnızlığın panzehridir, insanı o bencil kabuğundan çıkarıp biz olmaya davet eder. Bir de; sık sık tekrarladığımız Brecht'in ünlü sözü var tabii: "Tüm sanatların tek bir amacı vardır; sanatların en yücesine hizmet etmek. Yaşama sanatına hizmet etmek."
Bu çerçeveyi iyi çizemezsek, bizi birbirimize bağladığını iddia eden teknoloji, her birimizi kendi dijital adasına sürgüne gönderecek gibi.
Biz burada sosyolojik okuma yaparken, başımızı biraz öteye, gönül coğrafyamıza çevirdiğimizde ise manzara daha da ağırlaşıyor. Gazze'de, Lübnan'da, İran'da savaşın ateş hattında kalan kardeşlerimiz için bu bayram; bir ayakta kalma sınavı. Bombaların altında ne eski bayramların neşesi kaldı ne de bayramlaşacak bir aile... Onların bayramı kutlayamadığı, bir lokma huzura hasret kaldığı iklimde, bizim duygusal üretimimiz, ancak ve ancak sağlam bir vicdan muhasebesi ve empatiyle anlam kazanabilir.
Kendi içimizdeki dayanışma ruhunu canlandırmak için uzağa gitmeye gerek yok. Bazen en büyük duygusal yatırım, bir çocuğun yüzündeki tebessüme vesile olmaktır. Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV), tam da bu noktada devreye girmiş.
KAÇUV, "Hediyem Umut" projesiyle kanser tedavisi gören evlatlarımızın hayatına dokunuyormuş. Sadece tıbbi bakım değil; o çocukların psikososyal iyilik hâline, yani en çok ihtiyaç duydukları o 'duygusal üretime' destek oluyormuş.
Bir arada olduğumuzda 'biz'iz ve ancak paylaştığımızda bayramı gerçekten yaşarız. İdrakin ve merhametin eşlik ettiği, huzur dolu bir bayram geçirmenizi dilerim.
Dijital 'pusu'Eskiden fotoğraf albümlerimiz vardı; sararmış sayfaların arasına sıkıştırılmış, sadece eşe dosta, akrabaya gösterilen mahcup ve mutlu kareler, bayram fotoğraflarımız...
Şimdilerde ise dünya dev bir sergi salonu. Eserler, beğeni sayısını artıracağı garantili nesneler hâline gelmiş çocuklarımız; yönetmenler ise akıllı telefonlarla her anı dijital dünyayla paylaşan ebeveynler.
Siber güvenlik kuruluşu ESET'in yayınladığı verileri okurken "Algı yönetimi ile hakikat arasındaki fark, tam da burada başlıyor" demekten kendimizi alamadık.
Mesele şu ki, çocuklarımızın fotoğraflarını paylaşarak yalnızca mutluluğumuzu paylaşmanın peşinde olabiliriz. Ancak, dijital dünya niyet okumuyor, oralarda iyi niyet 'para' etmiyor… O, sadece verimizin peşinde.

2