Gençliğinde daha çok, güçlü, sert hatta süper kahraman çizgilerine sahip adamları canlandırdı aktör. Yaşlandığında ise madalyonun diğer yüzüne odaklanarak bu güçlü ve sert görünen adamın saklı kırılganlıklarını anlatmaya başladı. Böylelikle sineması derinleşerek daha insani bir boyut kazandı.
Bu yüzden Gran Torino'yu her zaman kariyerinin en önemli ve en dokunaklı filmlerinden biri olarak gördüm.
Filmin merkezinde çocukları tarafından pek de sevilmeyen Walt Kowalski adında yaşlı ve huysuz bir adam vardır. Hayatın sertleştirdiği, savaşın kabalaştırdığı, yalnızlığın içine kapattığı yalnız bir adam. Asyalı göçmenlerle dolup taşan mahallesine öfke duyar. Yabancıları sevmez. İnsanlara soğuk ve mesafeli davranır. İlk bakışta onun hikâyesi yaşlı bir adamın çevresiyle kavgası gibi görünür.
Fakat film ilerledikçe meselenin bu olmadığı anlaşılır ve film başka bir şey anlatmaya başlar. Çünkü Kowalski'nin asıl mücadelesi çevresiyle değil, kendi vicdanıyla ilgilidir.
Filmin finaline doğru yaklaşıldığında olaylar şiddetle çözülmek zorunda kalındığında seyirci alışık olduğu Clint Eastwood karakterlerinden birinin devreye girmesini bekler.
Seyirci Eastwood'un silahını kuşanmasını, karşısındaki çetelerle hesaplaşmasını, yaşlanmış bile olsa son bir kez daha güçsüzleri "kurtarmasını" ister. Sinema tarihi boyunca bize öğretilen kahramanlık kalıbı bunu gerektirir çünkü. Kaldı ki film Kowalski'nin büyük ve kanlı bir finale hazırlandığı beklentisini verir seyirciye.
Eastwood'un ters köşe yapmayı seven yönetmenliği tam o noktada seyircinin elinden o eski alışkanlığı çekip alır.
Final sahnesinde Walt Kowalski sokağın ortasında yürürken, sinemada yıllarca canlandırdığı o güçlü kahraman rollerini de geride bırakır sanki. Elini ceketinin içine götürdüğünde karşısındaki çete üyeleri onun silah çekeceğini düşünür. Seyirci de öyle düşünür. Fakat cebinden çıkan şey bir silah değil çakmaktır. Ardından gelen kurşunlar yaşlı adamın bedenini yere serer. Ölmüştür.
Klasik aksiyon sinemasının mantığıyla bakıldığında finalde ölen bir kahraman açık bir yenilgidir. Fakat olgunluk dönemi Eastwood'un bu eseri son derece ahlakçıdır. Kowalski göçmen komşularının hayatlarını kurtarabilmek için kendini kurban ederek fedakarlıkların en büyüğüne imza atmıştır.
Öldürerek değil; ölümü göze alarak, yaşatarak kazanmıştır
Bu yüzden Gran Torino bana her zaman modern dünyanın giderek unuttuğu hatta yüzünü bile görmek istemediği bir erdem olan fedakârlığı hatırlatır...
Bugünün dünyası insana sadece kendisini düşünmesini öğütlüyor. Daha çok kazanmasını, daha çok tüketmesini, daha çok eğlenmesini, daha çok görünmesini tavsiye ediyor. Hayatın merkezine "ben" duygusunu yerleştiriyor. Oysa insanlık tarihine baktığımızda kalıcı olan şeylerin büyük kısmının fedakârlık üzerine kurulduğunu görüyoruz.
İnsanlık biraz da kendisinden vazgeçebilen insanların omuzlarında yükseliyor.
Belki bu yüzden olacak Clint Eastwood'un yaşı üzerine düşünmeye başladım. İleri yaşında dünyanın dört bir yanındaki insanlara unuttuğumuz değerleri hatırlattığında Eastwood zaten emekliliği çoktan hak etmişti.

40