Kekolaşma kabaca, kamusal hayatın ortak kurallarının ve başkasının varlığını umursamamanın normalleşmesi demek. Hürmetin, özenin, inceliğin insana verilen değerin rafa kalkması, görüldüğü yerde tekmelenmesi demek! Hatta "tekmelemenin" kişiye itibar kazandırması demek!
Fakat bunun altında yalnızca cehalet, görgüsüzlük ve terbiyesizlik yatmıyor. Konuşulması gereken sorunlu bir güç anlayışları da var. Keko zihniyetinde temel soru "Kimin güçlü" olduğu sorusu. Güce adeta tapıyorlar... Sesini yükseltebilen, karşısındakini korkutabilen, kavga edebilen, (güçlü karşısında eğildikleri için) zayıfı ezebilen insan onların gözünde en muteber kişi.
Kekolarda sürekli bir kendini gösterme, kendini ispat etme çabası görüyoruz. Bu yüzden mahallenizden bir keko grubu geçip geçmediğini, yahut yandaki arabada bir keko olup olmadığını çıkardığı gürültüden anında anlıyorsunuz. Bu gürültü onların acınası fark edilme arzularının bir yansıması.
Gerçek özgüven insanın kendisine hâkim olabilmesidir aslında. Oysa kendini "hiçbir şey" olarak gören Kekonun özgüveni kendisini başkalarına kabul ettirme ihtiyacından besleniyor. Bağırmak, kabarmak, tehdit etmek, "tavrını koymak" bu nedenle bir çeşit güç gösterisi gibi görülüyor.
Eskiden toplum içerisinde bazı davranışların insanı utandırması beklenirdi ve insanlar utandıkları için bazı şeyleri yapmaktan vazgeçerlerdi. Yüksek sesle konuşmak, herkesin içinde küfür etmek, çöpünü yere atmak, yaşlıya veya çocuğa öncelik vermemek, komşuyu rahatsız edecek kadar gürültü yapmak ayıp sayılırdı. Bunların ortak adı "edep"ti. Edepsiz diye bir söz vardı hatırlarsanız...
Keko literatüründe edep "eziklik", kabalık "özgüven", küfür "delikanlılık", kuralsızlık "özgürlük" olarak kabul ediliyor.
Bugüne kadar bu davranış kalıbının ne kadar ileri gidebildiğini gösteren sayısız haber okuduk. Aksaray'da yüksek sesle müzik dinleyen bir grubu uyaran emekli polis Ali Rıza Acun darp edildikten sonra göğsünden bıçaklanıp ağır yaralanmıştı. Şırnak'ın Cizre ilçesinde parkın bakımından sorumlu bir belediye görevlisi çevreye zarar verenleri uyardığı için bıçaklanmış; Adana'da ise gürültü yaptığı gerekçesiyle uyarılan bir kişi komşusunun evine ateş etmişti.
Bunların her biri elbette ayrı bir asayiş vakası olarak değerlendirilebilir. Fakat ortak noktaları, "kuralsızlık kültürü" ve uyarıya tahammülsüzlük!
"Sen kim oluyorsun", "Kimse bana karışamaz.", "Ben istediğimi yaparım." Bu kalıplar kekoların deyim yerindeyse amentüsü gibi. Bütün hayatlarını bunlar gibi birkaç kalıpla geçiriyorlar. Fazlasına da ihtiyaç duymuyorlar zaten. Çünkü bu kalıplar onların tek boyutlu yaşam standartlarına yetip de artıyor bile.
Fakat daha önemlisi, Türkiye'de artık yalnızca kuralsızlık yaygınlaşmıyor; kuralsızlığı sorgulamanın kendisi de çok ama çok tehlikeli hale geliyor bu davranış kalıbından dolayı.
Bir insan başkasını rahatsız ettiğinde onu uyarmak, sıradan bir toplumsal davranış olmaktan çıkıp uyaran için bir hayat memat meselesine dönüşüyor. Çünkü kekolaşmanın en ürkütücü aşamasında, kuralı ihlal eden değil hatırlatan cezalandırılıyor.

34