Elbette bu çok geniş ve çok boyutlu bir konu. Bunun adamakıllı yapılabilmesi için Türkiye'nin son yüzyılını sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal boyutlarıyla incelemek gerekiyor.
Kayalı'nın bu sorunun cevabını ararken Türk sinemasına damgalarını vurmuş dört isim üzerinde özellikle duruyor: Lütfi Akad, Metin Erksan, Yılmaz Güney ve Halit Refiğ...
Bu isimler kitapta yalnızca "iyi yönetmenler" olarak anılmıyor; her biri, Türkiye'nin farklı bir kültürel damarını sinemaya taşıyan temsilciler olarak ele alınıyor. Akad'ın hikâye kurma disiplini, Erksan'ın aşırılıklarla dolu düşünsel gerilimi, Güney'in sert toplumsal gerçekliği ve Refiğ'in yerlilik arayışı... Kayalı, bu farklı yönelimleri içinde yaşanılan dönemin kültürel birikiminin yansımaları olarak okuyor.
*
Kitabın en dikkat çekici vurgularından biri ise "yerlilik" meselesi. Ancak bu, sloganik bir yerlilik değil.
Kayalı'nın işaret ettiği şey daha sade. O, toplumun kendine özgü tecrübelerinin, çelişkilerinin ve hikâyelerinin sinemada nasıl yer bulduğuna odaklanıyor. Tam bu noktada Kemal Tahir, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal gibi yazarların ülke insanını okuma biçimlerinin, Türk sinemasının damarlarını nasıl beslediğini farklı örneklerle gösteriyor.
Bu yazarların metinlerinde karşımıza çıkan insan tipleri, çatışmalar ve toplumsal arka plan, bir süre sonra farklı oranlarda sinemanın da malzemesi hâline geliyor. Yani sinema, sadece kendi içinden değil, bu toprakların anlatı geleneğinden de beslenerek büyüyor.
Kayalı bunu kitabında şöyle anlatıyor: "Türk sinemasının temel uğraş alanlarından birinin Türk kültürü olduğu söylenebilir. Belki de Türk kültürü sanatın herhangi bir dalından ziyade o dönemin olağan Türk sineması ürünlerine bakılarak daha doğru bir şekilde anlaşılabilir. Metin Erksan, Lütfi Akad, Halit Refiğ ve Yılmaz Güney gibi yönetmenlerin filmleri kültür hayatımızın atar damarlarını bulmak anlamında önemli filmlerdir."
Dönemin sineması hem edebiyattan hem de "sokaktaki hayattan" azami derecede besleniyor.
Kitabın dikkat çektiği konulardan bir diğeri de bu.
Kayalı Türk sinemasının halk sineması olduğunun altını ısrarla çizerken şunları söylüyor: "Türk sinemasının gelişim dinamiğinin önemli ölçüde yaşanan hayattan kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Türk sineması Devletin özenli kollarında büyütülmektense, kollanarak büyütülmektense sokakta yetişmiş bir çocuk olarak şekillenmiştir. Devlet Türk sinemasına 'sansür' mekanizması dışında hiçbir ilgi göstermemiştir."
Sade ve kolay anlaşılır anlatı kalıplarına göre biçimlenen Yeşilçam filmlerinin geniş kitlelerle kurduğu güçlü bağ da biraz buradan geliyor. O filmler, bütün kusurlarıyla birlikte, bu coğrafyanın, kültürün ve dönemin ruh hâlini taşıyordu. Ve sinema finansal olarak halk desteğiyle ayakta duruyordu.

24