Bazen Bir Kavram, Bir Ordudan Daha Güçlü Olabilir

Bunlar çok masum şeyler gibi gözüküyor ama bizim millet olma bilincimizi doğrudan etkileyen şeyler."

Bu bakış açısı önemli çünkü işgalin zihinlerde başladığının altını çiziyor.

Okullarımızdaki müfredat körü körüne Batı hayranı olan kuşaklar yetiştirdi. Batı'nın tezleri savunuldu okul kitaplarımızda. Müfredat işgalci güçlerin diliyle konuştu.

Örneğin, Sanayi Devrimi'nin tek boyutu gösterildi. Steril bir ilerleme mitini doğrulayan destansı ama fantastik bir devrimdi bu.

Onun aynı zamanda toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren, doğayı tahrip eden ve insan emeğini sömüren, kapitalizmi kurumsallaştıran boyutları hiç anlatılmadı bu memleketin çocuklarına.

Sanayi Devrimi aynı zamanda emek ve sömürü demektir. Fabrikalaşma, köylüleri ve zanaatkârları düşük ücret karşılığı uzun saatler boyunca sağlıksız koşullarda çalışmaya zorladı. John Steinbeck'in "Gazap Üzümleri" romanı sanayileşme sonrası tarımın kapitalistleşmesiyle insanların topraklarından nasıl koparıldığını insanın içini acıtacak kadar etkili anlatır.

Devrim sonrası burjuvazi her geçen gün güçlenirken işçi sınıfı da yoksullaştı. Sanayi Devrimi'nin dayattığı kentleşme, gecekondu benzeri sağlıksız ve insan hayatına saygısı olmayan çarpık yaşam alanlarını doğurdu. Kırsalda tabiatla iç içe serbestçe yaşayan insanlar şehirlerde, fabrikaların yanı başına yapılan barakalara tıkıldılar.

Ders kitaplarında yazmıyor ama Sanayi Devrimi ile doğa ve çevre talan edildi. Buhar makineleriyle çalışan fabrikalar, demir-çelik üretimi ve kıtaları en hızlı biçimde işgal etmek için elzem olan tren yolları için devasa miktarda kömür, demir ve çeşitli madenler gerekiyordu sömürgecilere.

Bu ihtiyaç, dağların oyulmasına, ormanların yok edilmesine ve nehirlerin ağır metallerle kirlenmesine neden oldu. Özellikle İngiltere'nin kömür havzalarında gökyüzü neredeyse sürekli siyah dumanla kaplanıyordu.

Sanayi kentlerinde insanlar gündüz vakti bile puslu bir havanın altında yaşıyor, bacalardan çıkan kömür dumanı yağmurla birleşerek asit yağmurlarına dönüşüyordu. Londra, Manchester ve Birmingham gibi şehirler yalnızca sanayinin değil, aynı zamanda zehirli havanın da sembolü hâline geldi. John Ford'ın aynı adlı romandan uyarladığı Vadim O Kadar da Yeşildi ki adlı destansı film aynı zamanda bunu anlatır ve F. Engels'in İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu adlı kitabı insanın tüylerini diken diken eden tablolar sunar...

Sanayi çağının ilk dönemlerinde çevre koruma bilinci tabii ki yoktu. Fabrikalar ve maden şirketleri ekonomik büyümenin sembolü olarak görüldüğü için ortaya çıkan yıkım "ilerlemenin bedeli" sayılıyordu. Ancak zamanla madencilik bölgelerinde yaşayan insanlarda akciğer hastalıkları, zehirlenmeler ve salgınlar arttı. Kömür işçilerinde yaygınlaşan "kara akciğer hastalığı", dönemin en bilinen "ölümcül" meslek hastalıklarından biri hâline geldi. Nehirlerde balık ölümleri yaşanıyor, bazı bölgelerde toprak tarım yapılamayacak kadar kirleniyordu.