Yemen'de değişen stratejik denklem: Koalisyonun parçalanmışlığı ve Türkiye'nin Kızıldeniz vizyonu

Yemen Krizi, 2025 yılının son çeyreği itibarıyla sadece bir iç savaşın veya bölgesel bir vekâlet mücadelesinin sınırlarını aşmış, küresel güç mimarisinin en çetin test edildiği stratejik bir laboratuvar hâline gelmiştir. Tarihsel olarak Osmanlı Devleti'nin 1918'lerdeki çekilişinin ardından hiçbir zaman tam anlamıyla kurumsallaşmış bir ulus-devlet yapısına kavuşamayan bu coğrafya, bugün Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki stratejik ayrışmanın en kanlı ve karmaşık satranç tahtasına dönüşmüş durumdadır. Yemen, günümüzde Kızıldeniz, Aden Körfezi Ve Hint Okyanusu hattında kurulmak istenen yeni bölgesel güvenlik mimarisinin odağındadır. Husilerin yükselişi sadece İran desteğiyle değil; merkezi devletin çöküşü, aşiret dengelerinin bozulması ve körfez ülkelerinin rekabetçi müdahaleleriyle birlikte okunmalıdır.

Yemen dosyası, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz güvenliği bağlamı dışında anlaşılamaz. İsrail'in son yıllarda Babü'l-Mendeb ve Afrika Boynuzu'na yönelik artan ilgisi, Yemen krizini Doğu Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan kesintisiz bir deniz güvenliği kuşağının parçası hâline getirmiştir. BAE, bu stratejide İsrail için işlevsel bir lojistik ortağı ve ara aktör rolü üstlenmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ise dengeleyici bir rol oynayarak "deniz güvenliği" söylemi üzerinden bölgedeki enerji ve ticaret akışının batı merkezli kontrolünü sürdürmeyi amaçlamaktadır. Bu tabloda Husiler, krizin tam anlamıyla çözülmemesiyle birçok aktör açısından yönetilebilir bir kaos üreten işlevsel bir aparata dönüşmüştür.

ekonomik ve enerji güvenliği perspektifinden bakıldığında, yemen'in kontrol ettiği petrol sahaları ve stratejik buğday siloları, krizin finansal manevra alanını belirleyen temel dayanaklardır. Ancak bu kaynakların merkezi devlet ekonomisine entegre edilmeden uzun vadeli bir refah üretmesi mümkün değildir. arap aşiretlerinin "toprağın ve petrolün gerçek sahibi" söylemi etrafında örgütlenmesi, meşruiyet krizini derinleştiren en kritik gelişimdir. petrol gelirlerinin aşiretler üzerinden şam veya riyad ile kurulacak iş birlikleriyle yeniden dağıtılması, vekil yapıları askeri çatışmaya gerek kalmadan finansal iflasa sürükleyebilecek bir senaryodur. bu modelde, gelirin bölgenin yeniden imarı, devlet hazinesi ve operasyonel giderler arasında adil paylaşımı, terör ve vekil yapıların finansal can damarlarını kesecektir.

Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki yaklaşım farkı sahada somut bir çatışmaya dönüşmüştür. Suudi Arabistan öncülüğünde 2015 yılında İran etkisini sınırlamak ve üniter yapıyı tesis etmek amacıyla başlatılan askeri müdahale, başlangıçta üniter bir yapıyı hedeflese de süreç içinde koalisyonun kendi içindeki stratejik ayrışmalar derinleşmiş; gelinen noktada yerini limanlar, ticaret yolları ve adalar üzerinden yürütülen "koalisyon içi" bir güç mücadelesine bırakmıştır. Riyad yönetimi, kendi sınır güvenliğini teminat altına alacak, parçalanmamış ve merkezi bir otoriteye sahip Yemen idealine sarılırken; Abu Dabi'nin liman merkezli nüfuz stratejisi, Aden'den Socotra'ya uzanan hatta bağımsız bir devlet değil, küresel ticareti denetleyen jeoekonomik bir platform inşa etmeyi hedeflemektedir.

Bu jeopolitik kırılmanın en somut yansıması, 2025'in aralık ayı sonunda gerçekleşen Mukalla Limanı operasyonu ile ayyuka çıkmıştır. Güney geçiş konseyi (STC) kontrolündeki bu noktaya yapılan müdahale, askeri bir operasyonun ötesinde, Suudi Arabistan'ın BAE destekli ayrılıkçı yapılara karşı merkezi otoriteyi yeniden tahkim etme iradesini gösteren stratejik bir ihtar niteliğindedir. Riyad'ın Güney Yemen'e yönelik uyguladığı geçici abluka kararları da benzer şekilde askeri bir hamleden ziyade, BAE'nin vekil aktörler üzerinden kurduğu nüfuz alanını daraltmayı amaçlayan politik bir baskı aracıdır. Bu tablonun arka planında ise İsrail'in, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'na yönelik artan ilgisi, Yemen krizini Arap Yarımadası'nın yerel bir sorunu olmaktan çıkarıp Doğu Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan devasa bir güvenlik kuşağının parçası hâline getirmektedir. BAE, bu süreçte İsrail için düşük görünürlükle askeri varlıklar ve özel güvenlik şirketleri üzerinden işlevsel bir lojistik ortak rolü üstlenirken; ABD Ve İngiltere, "Kızıldeniz güvenliği" söylemiyle bu kaosu batı merkezli kontrol mekanizmalarını sürdürmek adına yönetilebilir seviyede tutmaktadır.

Yemen'in jeopolitik laboratuvarından çıkan sonuçlar, Türkiye'nin Mavi Vatan Doktrini ile Kızıldeniz'deki varlığını birleştirerek bölgesel bir oyun kurucuya dönüşmesini ve hatta bir Stratejik Bir Eylem Palanını Uygulamasını zorunlu kılmaktadır. Şöyle ki:

1. Bu kapsamda, stratejik derinliğimizi tahkim edecek eylem planının ilk ayağı, Doğu Akdeniz-Kızıldeniz hattını kesintisiz bir güvenlik sürekliliği olarak ele alan "Güney Deniz Güvenliği Entegrasyonu"dur.

2. TÜRKİYE açısından Yemen dosyası, Mavi Vatan Doktrininin güney uzantısı ve Kızıldeniz güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görülmelidir.

3. Türkiye, bu hat üzerinde sadece devriye atan bir güç değil; akıllı sistemler, SİHA kapasitesi ve Elektronik Harp üstünlüğüyle Babü'l-Mendeb ve Aden Körfezi'nde "Görünmez Ama Caydırıcı" bir denetim ağı kurmalıdır.

4. Bu noktada Türkiye, Suudi Arabistan ile örtüşen çıkarlarını daha kurumsal bir zemine taşıyarak, BAE ve İsrail eksenli liman merkezli kuşatma stratejisine karşı rasyonel bir dengeleyici olarak sahaya inmelidir.

5. Türkiye, sadece insani diplomasi ile yetinilmemeli; Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu'ndaki deniz güvenliği iş birlikleri artırılmalı, Türk Savunma Sanayiinin caydırıcı gücü olan SİHA ve Elektronik Harp Sistemleri, merkezi Yemen ordusunun kapasitesini geliştirmek üzere bir stratejik danışmanlık paketiyle sunulmalıdır.

6. İnsani yardım, artık sadece gıda paketi dağıtmanın ötesine geçmeli; Mukalla Operasyonu gibi kırılma anlarının ardından oluşan otorite boşlukları, Türk Mühendisliği ile hastaneler, elektrik santralleri ve su arıtma tesisleriyle doldurulmalıdır.

7. Bu askeri kapasite, BAE ve İsrail'in (Türkiye güney hudutlarına yakın Kuzey Suriye'deki SDG Garnizon Terör Devleti oluşturma hevesi benzeri) Aden Körfezi ve Kızıldeniz ekseninde inşa etmeye çalıştığı "Garnizon Deniz Sahası" projesine karşı, Suudi Arabistan ve merkezi Yemen otoritesiyle kurulacak yüksek düzeyli askeri iş birliği anlaşmalarıyla perçinlenmelidir.

8. Ankara, kendi savunma sanayii birikimini Yemen'in meşru sahil güvenlik birimlerine ve ordu yapısına entegre ederek, vekil yapıların denizdeki hareket alanını teknolojik bir kuşatmayla felç etmelidir.:

9. Ankara için öncelikli stratejik hedef, parçalanmayı teşvik eden vekil yapılar yerine, Yemen'in toprak bütünlüğünü ve üniter yapısını esas alan bir diplomatik hattı kararlılıkla savunmak olmalıdır.

10. Türkiye'nin Aden Körfezi – Babül Mendep Boğazı ve Kızıldeniz Ekseninde ve hatta Somali'yi himaye kapsamında, daha ileri bir inisiyatif sahibi ve etkin bir aktör olabilmesi için uygulayabileceği Eylem Planının ikinci ve en hayati sütunu ise, çatışmanın finansal motorunu kapatacak olan "enerji gelirlerinin meşru dağıtım ve yeniden inşa mekanizması"dır.