Takvimler bir kez daha Hicret'in yıl dönümünü gösteriyor. Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz. Fakat sokaklara bakıyorum; sessizlik hâkim. Evler sessiz, meydanlar sessiz, gönüller sessiz...
Oysa aynı toplum, Miladî yılın son gecesinde günler öncesinden hazırlıklara başlıyor. Televizyonlar özel yayınlar yapıyor, alışveriş merkezleri süsleniyor, sosyal medya kutlama mesajlarıyla dolup taşıyor. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
Biz hangi tarihin çocuklarıyız
Hicrî takvim, sıradan bir zaman hesabı değildir. Bir milletin, bir ümmetin yeniden dirilişinin başlangıcıdır. Mekke'nin zulmünden Medine'nin umuduna uzanan kutlu yolculuğun adıdır. Hicret; sadece bir göç değil, inancın, fedakârlığın, sabrın ve yeniden doğuşun sembolüdür.
Peki, böylesine büyük bir anlam taşıyan bir başlangıç neden bugün hayatımızda bu kadar silik bir yer tutuyor
Sorun elbette sokakları ışıklarla donatmak veya geceler boyu eğlenceler düzenlemek değildir. Hicrî yılbaşını Miladî yılbaşı gibi kutlamamak bir eksiklik değildir. Ancak onu hiç hatırlamamak, hiç konuşmamak, çocuklarımıza anlatmamak ve takvim yapraklarında sessizce geçip gitmesine izin vermek de üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Bir zamanlar dedelerimiz ayları Muharrem'le, Safer'le, Rebiülevvel'le bilirlerdi. Bugün ise birçok Müslüman bırakınız Hicrî yılın kaçıncı yılında olduğunu bilmeyi, yeni yılın ne zaman başladığından bile habersiz yaşıyor.
Acı olan da budur.
Takvim değiştirmek sadece rakam değiştirmek değildir. Takvim, hafızadır. Takvim, kimliktir. Takvim, aidiyettir. Kendi tarihinin başlangıcını unutan toplumlar, zamanla kendi hikâyelerini de unuturlar.
Belki de bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, kutlama değil hatırlamaktır.
Çocuklarımıza Hz. Muhammed'in (sav) hicretini anlatmak, Hicret'in hangi şartlarda gerçekleştiğini konuşmak, yeni Hicrî yılı muhasebe vesilesi yapmak, geçen yılı sorgulamak ve gelecek yıl için niyetlerimizi tazelemektir.

32