Değişen savaş konseptleri ve konvansiyonel orduların asimetrik çıkmazı

Ali Coşar
Bugün
23

Birinci Dünya Savaşından bu tarafa, devletlerin askerî gücü; sahip oldukları tankların sayısı, savaş uçaklarının üstünlüğü ve donanmalarının büyüklüğüyle ölçüldü. Daha büyük orduya sahip olanın kazanacağına dair inanç, modern askerî öğretilerin temelini oluşturdu. Ancak Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı ve son yıllarda Orta Doğu'da yaşanan çatışmalar gösteriyor ki savaşın kuralları sessizce değişiyor.

Artık mesele kimin daha büyük ordusu olduğu değil; kimin rakibinin güçlü yönlerini zayıflığa dönüştürebildiğidir.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), tarihinin en karmaşık askeri ve stratejik çıkmazlarından biriyle karşı karşıyadır.

ABD Genelkurmay Başkanı General Dan Caine'in gizli uyarısı (Patriot stoklarının ve hava savunma mühimmatının tehlikeli seviyede azalması) ve CENTCOM'un İran'la savaşında son 2-3 haftada yaşadığı devasa altyapı/radar/hangar kayıpları (7 komuta merkezi, 6 Patriot radarı, 6 MQ-9 hangarı vb.), ABD'nin "sürdürülebilir savaş" kapasitesini ciddi şekilde vurmuştur.

İran'ın Fordow ve İsfahan şehirlerinin kırsal alanında gizlendiği öngörülen zenginleştirilmiş uranyumu ele geçirmek için SEAL ve Ranger birlikleriyle hazırlanılan kara operasyonu planı, ABD'nin hava harekatıyla sonuç alamadığının teyididir.

ABD için üç yol kalmıştır: Savaştan çekilmek, mühimmatını riske atarak devasa bir hava harekâtı düzenlemek ya da İran topraklarında yüksek kayıp riski barındıran bir kara baskınına girmek. Washington'ın mühimmat krizi derinleştikçe diplomasi masasına dönme veya sınırlı nokta baskınlarıyla geri çekilme ihtimali güçlenmektedir.

17nci Yüzyıldan itibaren İngiliz sömürgesi olan ve 18. yüzyılın sonunda bağımsızlığını ilan eden ABD ile Birleşik Krallık, tarih boyunca Anglosakson bağlara dayalı değişmez bir emperyal ittifak yürüttü. Ancak Soğuk Savaş sonrası gücü epey yıpransa da ABD'nin en sadık müttefiki sayılan İngiltere'nin, Washington'ın üslerini kullanma talebine bu kez tereddütle yaklaştığı görülüyor.

Nedeni son derece açık: Londra, İran Devrim Muhafızları'nın "Savaşa müdahil olmanız halinde İngiltere ve tüm bölgesel çıkarlarınız meşru hedefimizdir" şeklindeki doğrudan tehdidine maruz kaldı. Düşünün; yüzyıllar boyunca en sinsi stratejilerle adeta emperyalizmin kitabını yazan, 19. ve 20. yüzyılın o "üzerinde güneş batmayan" imparatorluğu, bugün İran gibi bölgesel bir aktörün tehdidinden çekiniyor. Doğrudan bir askeri operasyona katılmanın Doğu Akdeniz ve Körfez'deki kendi varlığını (Kıbrıs'taki üsleri, Bahreyn vb.) ateş hattına süreceğini gören İngiltere; bu nedenle sıcak çatışmadan uzak durup desteğini yalnızca istihbarat ve lojistik alanıyla sınırlı tutmayı tercih ediyor.

İran; ABD ve Batı'nın 47 yıldır uyguladığı ağır ambargolara, gelişmiş bir hava kuvvetinden yoksun oluşuna ve ciddi altyapı ile radar kayıplarına rağmen hem simetrik hem de asimetrik mukabele kapasitesini korumaktadır. Uyguladığı 'Askeri Yıpratma Stratejisi' kapsamında CENTCOM'un radar, erken uyarı, yakıt ve bakım tesislerini nokta atışlarıyla felç ederek ABD'nin operasyonel kabiliyetine ağır darbeler indirmiştir.

Öte yandan çatışma alanını Hazar Denizi (Ukrayna'nın gemi saldırısı) ve Körfez hattına yayarak krizi küresel bir boyuta taşımıştır. Olası bir ABD kara harekâtına karşı Devrim Muhafızları ve vekil güçleriyle savunma hattını tahkim eden Tahran; Washington'ı mühimmat tükenişi ve bölgesel kaos denklemi üzerinden geri çekilmeye zorlamaktadır.

"En güçlü ordular bazen en zayıf noktalarını savaş meydanında değil, rakiplerinin kullandığı savaş yöntemlerinde keşfeder."

İran çevresinde şekillenen çatışmalar, dünyanın en gelişmiş hava savunma sistemlerinin bile yeni nesil asimetrik tehditler karşısında ciddi sınamalarla karşılaşabileceğini gösterdi. ABD, milyarlarca dolarlık Patriot bataryaları, güçlü hava kuvvetleri, modern donanmada Aegis savaş sistemlerine sahip olmasına rağmen ve ayrıca İran'ın üst düzey sivil ve askeri bürokratlarını dekapitasyon (kafa kesme) operasyonlarıyla kaybetmesine rağmen, mozaik tipi dağıtık sevk ve idare konseptini başarıyla uygulayarak, ağ merkezli komuta-kontrol yapıları, düşük maliyetli kamikaze İHA'lar, seyir füzeleri ve eş zamanlı saldırılar karşısında mutlak güvenlik sağlayamadı. Bu tablo, teknoloji çağının ironisini ortaya koyuyor: En pahalı sistemler, bazen en ucuz tehditler tarafından yıpratılabiliyor.

Asimetrik savaşın en güçlü silahı, aslında sahip olduğu mühimmat değil; rakibini yanlış maliyet hesabına zorlayabilmesidir.

ABD ve İsrail'in üretim maliyeti on binlerce dolar seviyesinde olan bir kamikaze İran İHA'larını durdurmak için milyonlarca dolarlık hava savunma füzelerinin kullanması, yalnızca askerî değil, ekonomik bir yıpratma stratejisidir. Bu durumda hedef alınan sadece radarlar veya üsler değildir; rakibin bütçesi, mühimmat stoku ve uzun süre savaşabilme iradesidir.

Savaş meydanları artık yalnızca kurşunların değil, maliyet hesaplarının da yapıldığı alanlara dönüşmüştür.

Bir başka önemli kırılma ise, İran'ın "doyurma saldırıları" olarak adlandırılan yöntemdir. Aynı anda onlarca kamikaze İHA, seyir füzesi ve insansız deniz aracının farklı yönlerden saldırıya geçmesi, en gelişmiş hava savunma ağlarını bile karar verme baskısı altında bırakabilmektedir. Sorun yalnızca hedefleri vurmak değildir; hangi hedefe önce angaje olunacağına saniyeler içinde karar verebilmektir.