Yazar, konforun ilk bakışta arzu edilen bir hedef olsa da aşırıya kaçınca insanı mücadele gücünden, empati yeteneğinden ve toplumsal sorumluluğundan uzaklaştırdığını iddia etmektedir. Bu görüşü, modern bireylerin kendi konfor alanına hapsolarak başkalarının acılarına duyarsızlaştığını gözlemlemesiyle desteklemektedir. Peki, bireysel refah ve toplumsal dayanışma gerçekten birbirine karşı olan iki kutup mudur?
Konfor, en yalın anlamıyla insanın fiziksel ve zihinsel olarak kendini rahat, güvende ve huzurlu hissettiği durumdur. Maddî ihtiyaçların karşılandığı, zorlukların ortadan kaldırıldığı, acının ve çabanın en aza indirildiği bir yaşam alanıdır konfor.
Konfor, ilk bakışta arzu edilen, ulaşılması gereken bir hedef gibi görünür. İnsan, tarih boyunca tabiatın zor koşullarına karşı mücadele ederek konforu artırmanın yollarını aramış, barınaklar kurmuş, yerleşik yaşam düzenini tesis etmiş, teknolojiler geliştirmiş, hayatı kolaylaştıran sayısız imkân üretmiştir. Ancak konfor, sınırı aşınca bir nimet olmaktan çıkıp bir tür bağımlılığa dönüşmeye başlamıştır.
Konfor alanı genişledikçe insan, farkında olmadan bu alanın esiri hâline gelmiştir. Zorluklardan kaçınma zamanla mücadele gücünü zayıflatır. Aşırı rahatlık, rehavete; kolaylık, tembelliğe sebep olabilir. Hâl böyle olunca insan artık sadece bedenen değil, zihnen ve ruhen de uyuşmaya başlar. İnsanın duyarlılığı azalır, çevresine karşı ilgisi körelir. Oysa insanı diri tutan şey, karşılaştığı zorluklarla baş edebilme gücü ve bu süreçte kazandığı tecrübedir. Mücadele eden insan üretir, üretirken düşünür, düşündükçe derinleşir. Konfor ise çoğu zaman bu süreci sekteye uğratabilir.
Nietzsche, "Beni öldürmeyen şey güçlendirir." derken aslında insanın gelişiminde zorlukların vazgeçilmez rolüne işaret eder. Benzer şekilde Mevlânâ'nın "Hamdım, piştim, yandım." sözü, insanın tekâmül sürecinde çektiği zahmetlerin gerekliliğini açıkça ortaya koyar. Bu açıdan bakıldığında konfor, insanın olgunlaşmasını geciktiren bir perdeye, engele dönüşebilir.
Modern dünyada insan, kendi konfor alanını âdeta kutsallaştırmış durumdadır. Teknolojinin sunduğu imkânlar sayesinde birey, kendi küçük dünyasını kurmakta, bu dünyada kendi değerlerini, inançlarını ve yaşam biçimini yeniden kurgulamaktadır. Bu durum, bireysel özgürlük gibi görünse de aslında insanı yalnızlaştıran bir süreci de beraberinde getirir. Artık başkalarının sorunları, acıları ve ihtiyaçları ikinci plana itilmekte hatta çoğu zaman tamamen görmezden gelinmektedir. Bu sürecin sonunda umursamaz, bencil ve hissiz bir şahıs portresi ve profili ortaya çıkar. Toplumsal duyarlılık, kolektif şuur olmayınca en üst kimlik olan "millet" de zayıflayacaktır.
Kendisini konfor alanına hapseden yeni insan tipi, sadece kendi mutluluğunu önceleyen, başkalarının dertleriyle ilgilenmeyen, empati kurma kabiliyetini ve hassasiyetini yitirmeye başlamış bir profile dönüşmektedir. Bencillik, modern çağın en görünmez fakat en yaygın hastalıklarından biri hâline gelmiştir. Konfor alanı içinde yaşayan birey, dünyanın geri kalanına karşı duyarsızlaşmakta, kendisini merkeze alan bir yaşam anlayışı geliştirmektedir. Bu durum, insanın insanî yönlerini zayıflatmakta, merhamet, paylaşma ve dayanışma gibi değerleri arka plana itmektedir.
"Komşusu açken tok yatan bizden değildir." sözüyle toplumsal sorumluluğu vurgulayan Peygamberimiz Hz. Muhammed, bireysel mutluluğun ötesinde toplumsal adalete ve mutluluğa dikkat çekmiştir. Medine toplumu da Hicret'ten sonra bu şuurla muhacirleri karşılamış ve ortaya medenî bir toplum çıkmıştır.
Günümüzde insanlık dramının yaşandığı Gazze ve Doğu Türkistan gibi coğrafyalarda mazlum insanlar zulüm görmektedir. Dünyada sömürülen, ezilen, insan haklarından mahrum bırakılan insanları düşünmeyen bir kafa yapısı hangi konfor alanının içinde olursa olsun mutlu olamaz. Şayet bu acı tabloyu görmeden, bunu hissetmeden yaşamaya çalışıyor ise o birey acınası bir durumdadır. Konfor alanının dışına çıkan, dünyayı ve insanları anlamaya çalışan kişi bu çağda insan kalabilmeyi başarmış demektir.

17