Bulmacalarda çok sorulan sorunun iki harfli cevabı al. Hileyi böyle sorarlar, tecrübesi olanlar hemen anlar. Tecrübesi olmayanlar da düşünür durur. Al böyle bir kelimedir, şaşırtır ve düşündürür.
Al kelimesi Farsçaya âl şeklinde l ince telaffuz edilerek girmiştir. "Hile, kurnazlık, dalavere, desise" gibi birçok anlama gelmektedir. Elbette renk anlamı da vardır. Koyu kırmızı renge de al demekteyiz. Ancak bu yazının konusu hile anlamına gelen al.
Eski Türkçe metinlerde âl veya al şekliyle Dîvânü Lügâti't-Türk'te gördüğümüz kelime, hile ve aldatma anlamlarıyla verilmiştir. "Âlın arslan tutar, küçün oyuk tutmas." atasözüyle de örneklendirilir. "Hile ile aslan tutulur; kuvvetle bostan korkuluğu bile tutulamaz." anlamına gelen bu sözde de al kelimesine rastlamaktayız.
Al köküne -da eki getirilerek türetilen alda- eylemini Dîvânü Lügâti't-Türk'te görürüz. Buradaki alda- maddesinde "Ol yagını aldadı." yani "O düşmanı hileyle aldattı." şeklinde örneklendirilir. Eski Uygur Türkçesi metinlerinde ise alta- biçimiyle karşımıza çıkan kelime, kurnazlık, aldatmak ve hile anlamlarında kullanılmaktadır.
Al kelimesi eski metinlerden günümüze kadar anlamını kaybetmeden kullanılmıştır. Ancak bugün kullanım alanı daralmıştır. Yine de dilimizde varlığını sürdüren bu kelime, bugün daha çok türetilmiş olan aldatmak hâliyle kullanılır. Aldatmak kelimesi ise hayatın birçok alanına giren kullanımıyla dikkat çekmektedir. O kullanımlardan birini ele almak, onun üzerinden hayatı, dünyayı, imtihanı ve öteyi değerlendirmek istiyorum.
Dünya tüm cazibesiyle insanı aldatmak üzere hazır. İnsan da bütün iradesiyle buna karşı koymak için mücadele etmekte. Aldanıp aldanmamak ve bu tuzağa düşmemek için insan nefsini terbiye etmeye çalışıyor. Ömür böyle geçiyor, dünya ise buna ev sahipliği yapıyor. Dünya sahnesi veya sahasının, insanın girdiği bu oyunda şartları sürekli değişiyor. İnsanı şaşırtan, değiştiren, hâlden hâle sokan, pişmanlıklarına sebep olan bu oyunda aldanmamak kolay değil. Zira insanın içine yerleştirilen arzular öyle güçlü ki buna karşı koyabilmek çok zor. İnsan; sabır, tezkiye, terbiye, zikir, fikir gibi derslerden geçecek, murakabe ettiği, edebildiği ölçüde aşırılıklardan kendini sakınacak ve neticede aldanmayacak. Heyhat!
İnsan kendi eliyle, zekâsı ve aklıyla dünyayı öyle bir şekle soktu ki konformizme geçildi. Oysa burası insanın vatan-ı aslîsine dönüş için çilelere katlandığı yerdi. "Canlar vatanından kopup hicrân ile geldim/Sûz-ı derun hem nâle vü efgân ile geldim." diyordu Kenan Rifâî. Nerede figan feryat, nerede çile Dünyayı gitgide cennete çevirmeye çalışan insan, ölümsüzlüğü veya mutlak huzuru arıyor. Mümkün mü Değil!
Aldanmak, oyuna gelmektir. Yüce kitabımızda şöyle buyruluyor: "Bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; âhitet yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi." (Ankebût/64, Diyanet) Maalesef bu oyuna öyle dalıyoruz ki kendimize gelmemiz ya mümkün değil ya da çok geç.

17