Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması, yalnızca üç ülke arasındaki askeri iş birliğini güçlendiren bir anlaşma olarak değil, İslam dünyasının geleceği açısından üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir gelişme olarak okunmalıdır.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış kabul edilecek. Bu yaklaşım, tarafların güvenlik alanındaki dayanışmasını kurumsal bir zemine taşıyor.
Ancak bu anlaşmanın asıl dikkat çekici tarafı, üç ülkenin sahip olduğu farklı güç unsurlarının aynı stratejik çerçevede buluşmasıdır.
Pakistan nükleer güçtür.
Suudi Arabistan enerji ve sermaye gücüdür.
Türkiye ise sanayi, teknoloji ve savunma sanayii alanında yükselen bir güçtür.
Bir başka ifadeyle; biri stratejik caydırıcılığa, biri enerji ve ekonomik güce, diğeri ise üretim ve teknoloji kapasitesine sahip üç ülke aynı güvenlik denkleminde buluşuyor.
Bu tablo, İslam dünyası açısından yeni bir düşünceyi gündeme getiriyor:
Sahip olduğumuz güçleri birbirinden bağımsız kullanmak yerine ortak bir stratejik vizyon etrafında birleştirebilir miyiz
Çünkü güç yalnızca askeri kapasiteden ibaret değildir.
Bir ülkenin petrolü olabilir. Ancak petrolü teknolojiye, sanayiye ve sürdürülebilir kalkınmaya dönüştürecek insan kaynağı yoksa sahip olunan zenginlik gerçek bir bağımsızlık üretmez.
Nükleer kapasiteye sahip olabilirsiniz. Ancak bilimsel araştırma, stratejik düşünce ve güçlü kurumlarınız yoksa bu kapasiteyi uzun vadeli bir güce dönüştürmek mümkün değildir.
Fabrikalar kurabilirsiniz. Ancak o fabrikalarda yeni teknolojiler geliştirecek mühendisleri, araştırmacıları ve girişimcileri yetiştiremiyorsanız üretiminiz başkasının teknolojisine bağımlı kalabilir.
İşte tam burada meselenin en önemli unsuru ortaya çıkıyor:
Eksik olan dördüncü güç insandır.
Ancak burada sözünü ettiğimiz insan yalnızca diploma sahibi insan değildir.
Bilgi sahibi, bilinçli, ahlaklı, sorumluluk sahibi, üreten, araştıran ve geleceği planlayabilen insandır.
İslami bilinç de bu noktada önem kazanmaktadır.
İslami bilinç, yalnızca dini sembollere sahip çıkmak veya ibadetleri yerine getirmekten ibaret değildir. İlim üretmek, adaleti gözetmek, emanete sahip çıkmak, çalışmak, üretmek, disiplinli olmak ve sahip olunan imkânları toplumun yararına kullanmaktır.
Kur'an'ın ilk emrinin "Oku" olması, bugün üzerinde yeniden düşünmemiz gereken güçlü bir mesajdır.
İslam dünyasının ihtiyacı yalnızca daha fazla silah, daha fazla fabrika veya daha fazla sermaye değildir.
İhtiyacımız olan; bilim insanları, mühendisler, araştırmacılar, stratejistler, girişimciler ve ahlaklı yöneticiler yetiştiren güçlü bir insan kaynağıdır.
Çünkü gerçek güç, sahip olunan kaynakların miktarıyla değil, o kaynakları nasıl kullandığınızla ölçülür.
Ekonomik bağımsızlık, teknolojik üstünlük, güçlü kurumlar, siyasi irade ve bilinçli toplum; modern dünyanın gerçek güç unsurlarıdır.
Bu nedenle Mekke'de imzalanan anlaşma, üç ülkenin savunma alanındaki dayanışmasının ötesinde değerlendirilmelidir.

11