Suriyede yeni risklere doğru

İktidar cenahı Suriye'de zafer kazandığını ileri sürse de, gelecek adına iyimser olmak kendimizi kandırmak olacaktır.

Ortada bir zafer olmadığı gibi ağır bir bedel vardır ve bu bedelin önümüzdeki dönemde ağırlaşması söz konusudur.

Bir kere dillerine doladıkları anti-siyonist ve anti-emperyalist bir tutumdan ziyade işbirlikçi bir tutum söz konusudur. Batı'nın ipine tutunarak girişilen Suriye macerası, güneyimizde birisi Taliban olmaya, diğeri K. Irak olmaya hazır iki yapıyı ortaya çıkararak sonlanacak gibi duruyor.

Ortaya çıkan durum, K. Irak-Suriye'nin doğusu ve güneyi-İsrail hattı üzerinden bir koridor tehlikesini belirgin hale getirmiştir. HTŞ ve PYD'nin ipleri ABD'nin ellerindedir ve stratejik olarak söz konusu koridora hizmet ettikleri sürece desteğini iki taraftan da esirgemeyecektir. Diğer bütün şekillenmeler tali önem ve önceliğe sahiptir.

Yapılan savaştan ziyade bir operasyondu zira HTŞ'nin karşısında direnen bir ordu yoktu.

Operasyon, ABD ve Batı tarafından Suriye harekât alanında Çin-Rusya-İran blokuna karşı yapıldı. Buradan çıkarılacak ilk ders dünya ölçeğinde henüz iki kutuplu dünya düzenine çok uzak olunduğu gerçeğidir. Suriye'de iktidar değişikliği, genel güç dengesi açısından Çin ve Rusya ortaklığının yeterli karşı kutup olma niteliğine kavuşamadığının göstergesidir. Dünya ölçeğinde konuşlandırılan askeri güç ve bunu destekleyecek ekonomik güç ve de bütün bu yapıyı ayakta tutacak siyasi organizasyon (NATO gibi) yoksa gerçek bir karşı kutbun etkinliğinden söz edilemez. Rusya'nın iki cepheli bir savaşı uzun müddet sürdürme imkân ve kabiliyetinin olmadığı da ortaya çıkmıştır. Rusya'nın elinde kalan, mevcut üsleridir ve ne kadar süreyle elde tutabileceği de belirsizdir.

Öte yandan BOP işliyor. Sırada İran var. Bu nedenle ABD'nin Suriye'deki varlığını sürdürmesi beklenir. Küçük de olsa, tam bir işbirliği yapması halinde bölgeyi geçici olarak Türkiye'ye devredebilir. Bu önermenin çelişkili olduğunu ileri sürenlere şu hususu anımsatırım: HTŞ'nin Şam'ı ele geçirme operasyonu esnasında en büyük destekçisi İsrail idi ama onun Şam'a egemen olmasından sonra İsrail'in yaptığı ilk iş yeni Suriye'nin askeri kapasitesini dolayısıyla savaşma potansiyelini yok etmek oldu. ABD için de aynı strateji geçerlidir. Onlar için çıkarları esastır. Bu noktada eski Birleşik Krallık başbakanlarından Palmerson'un özlü sözünü anımsamak yerinde olur: "İngiltere'nin ebedi dost ve düşmanları yoktur. Değişmez çıkarları vardır."

Menderes'in 1952'de Kore'ye asker gönderme ve 1957'de Suriye sınırında orduya yığınak yaptırma kararları bir kenara bırakılırsa AKP iktidarıyla birlikte Türkiye, Atatürk'ün dış politikasının koordinatlarının dışına çıkmıştır. Dinî ve hatta mezhep temelli bir rotayı benimsemiş ve hayata geçirmektedir. Suriye olayı, ABD çizgisindeki yeni politikanın Rusya ile daha fazla karşıtlığa bürünme riskini beraberinde getirmektedir.

Ortadoğululara sınırların açılması da dinî referanslı politikanın yansımasıdır. Bu nedenle AKP'nin geçici koruma altına alınmış yerleşik tabiriyle "