2025'in son günü (31 Aralık) Ertuğrul Özkök'ün t24 haber sitesindeki yazısının başlığı şöyleydi: "Her hafta 3-4 i̇mam hati̇pli̇ kız öğrenci̇yi̇ kendi̇ arabamla uyuşturucu tedavi̇si̇ne götürüyorum."
Özkök bu ifadeyi, Mehmet Ocaktan'ın Karar'da çıkan bir yazısından almıştı. Ocaktan yazısında bir dostunun "İstanbul'daki bir kız Anadolu İmam Hatip Lisesi'nde, tanıdığı bir okul müdürünün her hafta iki-üç kız öğrenciyi kendi arabasıyla uyuşturucu tedavisine götürdüğünü anlattığında dehşete kapıldığını" yazıyordu.
Özkök bununla, Habertürk Genel Yayın yönetmeni Mehmet Akif Ersoy'un muhafazakâr bilinen kimliğine rağmen uyuşturucu kullanmak, kullandırmak suçlarından tutuklanması arasında bağlantı kuruyor, oradan da iktidarın "dindar nesil yetiştirme" projesinin çöktüğü kanaatine ulaşıyordu.
Özkök bunun Ocaktan gibi muhafazakâr kesimden birisi tarafından seslendirilmesini önemsiyor, bu arada bu eleştirel yaklaşımdan söz ederken benim de ismime yer veriyordu.
Özkök'le bu konuyu bir hasbihal çerçevesinde değerlendirmek istedim.
Önce şunu söyleyeyim: Özkök henüz Hürriyet'in genel yayın yönetmeni idi. Bugün'de yazdığım bir yazıda "Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir ortak platform oluşturulmasını, burada İbrahim Betil gibi eğitim gönüllüsü insanlarla birlikte Ertuğrul Özkök gibi medyanın tanınmış simalarını da bir araya getirmenin doğru olacağını" yazdım.
İçinde bulunduğum muhafazakâr camiadan tepki aldım. "Özkök'ün kimliği belli idi, ona milli eğitim için ne danışılacaktı" Milli Eğitimin onların çocuklarını da eğittiğini, onların, çocuklarına nasıl eğitim verildiğini öğrenme haklarının bulunduğunu anlatmak zordu.
Başörtüsü, din eğitimi, İmam Hatipler konuları keskindi. Taraftarlıklar, karşıtlıklar keskin dille seslendiriliyordu.
İktidar sonraları daha muktedir hale geldi ve itirazlara aldırış etmeksizin eğitimi tanzim etmeye yöneldi. "Dindar nesil" söylemi de, İHL'lerin yaygınlaşması da bu süreçte etkinleşti.
Ertuğrul Özkök, bu son yazısıyla, bilinen çizgisini beslemiş oluyor. İHL camiasından veya muhafazakâr kesimlerden amaç dışı üretimleri de çizgisini güçlendirecek malzeme olarak kullanıyor. "İşte, demeye getiriyor, böyle düzenleme yaparsınız ama toplum sizi aşar, üstelik tam ters sonuçlar alırsınız."
Şunu ifade edeyim: İHL'lerin eğitim muhtevası da, sayıları da, Diyanet'in dili de, "Dindar nesil" söylemi de, yukardan aşağı bu endoktrinasyon (değer telkini) ile toplum inşası da, ortaya çıkan kişilik ürünlerinin niteliği de tartışılabilir.
Bunların, kurulu düzenin hakim laik karakteri ile ne ölçüde buluştuğu - buluşmadığı da tartışılabilir.
Bunlar aslında Türkiye'nin aşağı - yukarı son yüzyılının tartışmalarıdır zaten.
Sanırım şunlar tartışılmaz:
-Bu ülke halkının farklı dozlarda da olsa kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu…
-Bu halkın İslâm'ı doğru öğrenmek gibi bir hakkının olduğu. (Laik sistemin bu hakkı tanıyıp tanımaması Türkiye'deki gerilimlerin ana kaynaklarından biri olmuştur.)
-İslâm'ı yanlış öğrenmenin toplumsal bedelinin büyük olacağı. (Örnekleri çok)
-Eğitimin bu ülke çocuklarının, bir tanesi bile ihmal edilmeksizin özgül ağırlığını limitine kadar yükseltmek gibi bir misyonunun olduğu. En kötü israfın "insan israfı" olduğu, Türkiye'nin en önemli zenginliğinin de "insan sermayesi" olduğu.
-Eğitim politikalarının okullar arasında "kayırılan – ihmal edilen" okullar gibi bir ayrıma gitme lüksünün – hata yapma hakkının olmadığı.
-Eğitimin akademik bilgi yanında kişilik değerleri açısından da çocukların karakterine doğru şeyler taşıma zaruretinin bulunduğu.
Sanırım bu saydıklarımda en tartışma götürür alan son maddede zikredilen husustur. "Çocukların kişiliklerine değer taşıma" meselesi. Ben burada "Doğru şeyler" diye ifade ettim o "Değer" meselesini.
Bu iktidarın muhafazakâr karakteri "Doğru şeyler"

4