1960'lı yıllar... Kahramanmaraş İmam Hatip Okulu'nda öğrenciyim. 14-15 yaşları... Ramazan'dayız. Bir sabah namazı sonrası camiden çıkıp eve gidiyorum. O ara yol üzerinde bir berber var. Berber Ali. Çağırıyor, "Gel Ahmet Efendi, şuradan iki satır oku da dinleyelim" diyor. Gidiyorum. Elime Sözler'i veriyor. Risale-i Nur Külliyatından bir eser. Açıyor, bir yeri okumamı istiyor. Okuyorum. Bu ara dükkâna birisi geliyor. Sandalyeye oturup dinlemeye başlıyor.
"-Nedir bu"
"-Sözler, Risale-i Nur Külliyatından..."
"-Hadi gelin, Emniyet'e gidiyoruz."
Meğer adam sivil polismiş. Bizi Emniyet'e götürüyor. İfadelerimiz alınıyor. Sonra mahkeme, mahkeme, nihayetinde beraat...
....
Öyle günleri çok yaşadı Türkiye... "Risale-i Nur talebeleri"nin bir evde, diyelim onların ifadesiyle "Medrese"de toplanıp Risale-i Nur okumaları, o günün şartlarında "dini siyasete alet etme"yi yasaklayan 163'üncü maddeye aykırı bulundu, davlar açıldı, insanlar mahkemelere, yer yer cezaevlerine taşındı.
Eski mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 163. maddesinden söz ediyorum. Bu madde, 12 Nisan 1991 tarihinde Özal'ın öncülüğünde 141-142'&inci madde ile birlikte yürürlükten kaldırılmıştır.
163'üncü madde şunu öngörüyordu: "Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki düzenini kısmen de olsa dini esaslara uydurmak veya siyasi menfaat temin etmek için dini hissiyatı alet ederek propaganda yapmak."
Bu madde "din istismarı" diye siyaset ortamına girdi. Genellikle CHP, dindarlara yönelik baskılara karşı çıktıkları için sağ partileri "Din istismarı" yapmakla suçladı.
Celâl Bayar ile İnönü'nün Demokrat Parti'nin kuruluş safhasında "irticaya taviz vermemek" üzere anlaştıkları söylenir, sonraki zamanlarda da karşılıklı olarak birbirini "irticaya taviz vermek"le suçladıkları bilinir.
Menderes'in İmam Hatipler'i açması ve Ezan'ı asli ifadeleriyle okumaya izin vermesi, hep CHP cenahında tepki görmüştür. Cemal Madanoğlu, bu iki işi, 27 Mayıs'ı hazırlayan gerekçeler arasında saymıştır.
Devlet nezdinde, "dine ve dindarlara karşı nasıl muamele edileceği", dolayısıyla "laikliğin nasıl yorumlanacağı" konusu hep problemli olmuştur. Olay dinin nasıl toplumsallaşacağı ile ilgilidir. Öz olarak Devlet, dini ve dinin toplumsallaşma alanını zaptu rapt altında tutmak istiyor. Bunu yaparken de iş dindarlık şablonunun o anki devlet yaklaşımının kafa yapısına göre belirlenmesi noktasına geliyor. Özgürlük ya da baskı aynı anda devreye girebiliyor.
Dinin "istismar" edildiğini ya da hangi davranışın "din devleti kurma"ya yönelik olduğunu kim nasıl belirleyecek
Aslında Dinin kendisi "istismar"a karşıdır. "Riya – gösteriş için yapmak" tam da istismarı ifade eder. Din inanmayı öngörür. Kur'an'da "Gösteriş"e karşı en ağır ifade kullanılır: "Veyl, yazıklar olsun o Müslümanlara ki, riya – gösteriş halindedirler" (Maun suresi, 4)
Sorun şu ki, neyin istismar neyin samimi inanç olduğunu kiem belirleyecek "Din karşıtı" birisi, en samimi davranışı bile "gösteriş" kapsamına sokup yargılayabilir. Yakın siyasi tarih bunun örnekleriyle doludur.
24 yıllık Ak Parti iktidarı, inanç özgürlüğü mücadeleleri içinden gelerek oluşmuş, kendisini "muhafazakâr" diye tanımlayarak aslında "Din" ile bağlantı kurulmasının yolunu açmış, dindarların da özgürlük sıkıntısı çekmediği bir dönemi anlatır. Bu dönemin 163'ü yoktur.
Peki bu durum, kendilerini "din ile bağlantılı gören"

15