DEM Eş Başkanı Tuncer Bekırhan "Çok ayıp, dedi, MHP'nin 120 sayfalık raporunu görünce, "Bugüne kadar demek ki zorla, cezaeviyle, işkenceyle anlatamamışlar; şimdi bir metne dökülmüş." Ona göre MHP raporu "120 sayfanın 100 sayfasında Kürt meselesinin olmadığını bize anlatıyor"du. "Bahçenin o cesur çıkışları, değerlendirmeleri, o tarihi referansları, metinlerdeki entelektüel ve kapsayıcı sözcükler gitmiş.... Elhamdülillah hepimiz Müslüman ve Türk'müşüz. Unutmuşuz ya da kandırılmışız." İfadeleri gelmişti ona göre...
DEM, Ak Parti raporundan da memnun değil. Çünkü süreç, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'un ifadesiyle "Barış süreci değil, tasfiye süreci..." "Savaş mı var ki barış olsun" diye soruyor Bakan Tunç.
DEM Cengiz Çandar'ın sözcülüğüne bakılırsa Hakan Fidan'ın Suriye çözümü arayışında SDG ile ilgili değerlendirmelerinden de memnun değil. Cumhurbaşkanı'na şikâyet ediyor Çandar Fidan'ı.
İlginç, Ak Parti Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu da Hakan Fidan'ın SDG ve Suriye değerlendirmelerini "sert ve sürece aykırı buluyor" Kuzey Iraklı bir Kürt ajansına verdiği röportajda.
Ne diyor Hakan Fidan "Türkiye olarak Suriye'de adem-i merkeziyetçiliğe karşıyız, SDG Şam'a entegrasyonda ve silâhlı yapının feshinde ayak sürüyor" diyor özetle. Bu zaten Türkiye'nin Suriye politikasının özeti.
Ama Kürt siyaseti Suriye'den bir "kurtarılmış bölge" çıkarma arayışında. Türkiye'de şimdilik olmadı, Suriye'de olsun bari gibi bir şey. PKK bir yerde fesih ediliyor ama bir başka yerde filizlensin, hatta boy salsın.
DEM'in süreç politikasında örgütün varlığı hâlâ pazarlığın bir parçası gibi gözüküyor. Sanki şöyle bir dil: Eğer anlaşma olmazsa örgüt kendini feshetmez haa!
Bu noktada SDG'nin varlığı da pazarlığa dahil ediliyor ve sanki "PKK bitse bile orada bir başka silâhlı yapı var" demeye getiriliyor.
İşin ilginç yanı da, Ankara aklı bunu böyle okuyor ve süreçte öncelikle PKK'nın tüm boyutlarıyla ortadan kalkmasını (tasfiye) ön şart olarak görüyor. SDG boyutu da dahil.
En son Beştepe'den Mehmet Uçum, "Tasfiye önceliği"ni belirten bir yasal düzenlemeye işaret etti.
Türkiye'nin bir demokratikleşmeye ihtiyacı var mı, var. Bu ihtiyaç, Kürtleri de kapsıyor mu, tabii ki. Ama Türkleri de kapsıyor. Hatta herhangi bir etnik, dini, mezhebi ayrım söz konusu olmaksızın tüm toplumu kapsıyor. Kayyımsa tüm muhalefeti vurmuş. Siyasi nitelikli Yargı operasyonları ise ifade özgürlüğüne yönelik boğucu bir nitelik kazanmış. Nerede ise ana muhalefet "beka sorunu" yaşıyor. DEM ise -işe bakın- Bahçeli'nin koruma alanında.
Bu zemin içinden bir "Öcalan miti" çıkarmak...Kürt sorununu da "Öcalan'a kilitlemek" belki de bu sürecin en yanlış yaklaşımı oldu.
Devlet Bahçeli "Öcalan çağrısı" noktasına nasıl geldi, oradaki zihnî süreci anlamak zor. Öcalan'la başlayan bir sürecin toplumda derin tepkiler bulacağını okuyamamayı anlamak zor.
Tamam bu yaklaşım, hele Bahçeli'den geldiği için DEM cenahında derin bir heyecan uyandırdı. Bu, DEM cenahının Öcalan tutkusunu depreştirdi.
Bu tutku, tam da Öcalan'ın beklentisine denk düşüyor.
Hafta sonunda (20 Aralık) t 24'te, Hasan Cemal'in 14 Nisan 1993 tarihinde Lübnan'ın Suriye kontrolündeki Bekaa Vadisi'nde bir evde, Öcalan'la yaptığı görüşmenin notları yayınlandı.
Hasan Cemal orada, bir "APO profili" de çiziyor aynı zamanda. O profilde kendisini nerede ise "peygamber" gibi gören bir ego patlamasının fotoğrafına yer veriliyor. Şunları paylaşmak isterim:
"İstanbul'a döndüğünde Yaşar Kemal'e söyle, gelsin benim romanımı yazsın!" diyor Apo, "

1