Yazıya Şamil Tayyar'la gireceğim. Gazeteci kökenli Şamil Tayyar. Bir ara Ak Parti'den Gaziantep milletvekili seçildi. Halen hem Ak Partililiği hem de gazeteciliği – kanaat önderliğini birlikte yürütüyor.
Bülent Arınç gibi iktidarın işleyişine yönelik kimi rezervlerini kamuoyu ile paylaşıyor.
Bu, herkesin gözünün "Yukarısı"na baktığı ve başka birçoğunun itirazlarını karnında sakladığı Ak Parti içinde kolay olmayan bir rol.
Tayyar, en son Akın Gürlek'li bakanlık operasyonu ile ilgili sosyal medya paylaşımında başkanlık sistemini eleştirdi ve "Düzeltilmezse faturayı yürütmenin başı öder" dedi. Eleştirdiği şey, davulu siyasetçi olarak sırtında taşıyan milletvekilllerinin sistem içindeki fonksiyonunun kaybolduğu, tokmağın bürokratik yapıya verildiği bir işleyişe gelinmesi. Ona göre bu durumda tüm sorumluluk "icranın başı"nda toplanır, o da bugün Erdoğan'dır.
O muhtemelen nezaketen (veya başka sebeple) Erdoğan'ın adını vermemiş. Ama işaret oraya dönük. Somutlaştırırsak, demek istiyor ki "Akın Gürlek'i Adalet Bakanı yapmanın bir faturası olur ve onu Erdoğan öder."
Bunu bilmiyor olamaz Cumhurbaşkanı Erdoğan. Akın Gürlek bakan yardımcısı yapılırken de, oradan alınıp İstanbul'a başsavcı yapılır ve 19 Mart'tabaşlayan operasyonların fitili ateşlenir ken de ve şimdi Adalet Bakanlığına getirilirken de bu işlerden kendisinin sorumlu tutulacağını bilir.
Yargı bağımsız normalde, Cumhurbaşkanı'ndan da bağımsız. Eski Adalet Bakanı Yılmaz Tunç'un alamet-i farikası haline gelmişti "Türkiye'nin hukuk devleti ve yargının bağımsız olduğu" vurgusu.
Ama Ali Babacan'ın iki parmağını şıklatarak mealen dediği gibi "Türkiye'nin işi bir dakikada çözülür, Yargı'ya 'Herkes özgürce hukuku uygulasın, kimsenin gözünün içine bakmasın' densin yeter."
Demek istiyor ki, çünkü sorun Yargı'da odaklaşıyor, herkes Yukarı'nın gözünün içine bakıyor, bu yargı bağımsızlığını ortadan kaldırıyor, bu da ekonomi dahil Türkiye'nin tüm kimyasını bozuyor.
Akın Gürlek'in başsavcılığı üzerinden İstanbul'da yürütülen operasyonun siyasi mahiyetini görmemek imkânsız. İmamoğlu'nun saf dışı bırakılmasının doğrudan Erdoğan'ı ilgilendirdiğini görmemek imkânsız. Bu operasyonları onaylayan halk kesimleri de muhtemelen "Harp hiledir" mantığından hareket ederek meşrulaştırırlar meşru olmayanı. Başta Reis'in olması için her şey meşrulaştırılabilir.
Bütün bu operasyonlar Reis'i başta tutmaya yeter mi Bugüne kadar yetti, bundan sonraki süreçlerde de bir takım meşruiyetler oluşturulabilir. Ne de olsa meşrulaştırma yöntemiyle pek çok şeyi içimize sindirmeye alıştık.
Şu Ayşe Barım dâvâsı örnek olarak… Menajerlik yapan bu kadın önce rekabete aykırı davranmak suçlaması ile gözaltına alınmış, oradan Gezi davası ile iltisaklanmış… tutukluluk şu bu derken, dâvânın sonuna gelinmiş.
Savcı esas hakkındaki mütalaasını önce "hükümeti yıkmaya teşebbüse yardım" suçlamasıyla 30 yıl hapis istemi ile yazmış, ama bu arada ne olmuşsa olmuş, aynı savcı, duruşma aşamasında, "Eylemi yardım değil, doğrudan teşebbüs"e çevirmiş ve bu defa ağırlaştırılmış müebbet hapis talep etmiş.
Ne kadar kolay değil mi 30 yıl istemek, olmadı ağırlaştırılmış müebbet (eskinin idamı yerine) istemek…
Bereket (!) Mahkeme ilk suçlamayı esas alarak Barım'ın 12,5 yıl hapsine karar vermiş. Ne adalet!

7