Yazar, Erdoğan'ın İsrail-Netanyahu'yu açıkça eleştirirken Trump'a karşı stratejik sessizliğinin, ABD'den meşruiyet beklentisinin bir işareti olduğunu iddia ediyor. CHP lideri Özgür Özel ise anti-emperyalizm ve Ecevit mirasını meydanlara taşıyarak halktaki Trump-Netanyahu öfkesine karşılık vermeyi denemiş görünüyor; ancak bu yaklaşımın iç siyasette hakiki bir karşı-stratejiye dönüşüp dönüşmeyeceği sorgulanır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İran savaşı sebebiyle İsrail'i ve Netanyahu'yu açık hedef alırken Trump'ın hiçbir tavrına yönelik tek kelime söylememesi dikkat çekiyor. Normalde "Ey Trump" diye seslenecek ortamlar yaşanıyor, sayın Erdoğan'dan bir tepki gelmiyor.
Ana muhalefet lideri de bunu en sert ifadelerle miting meydanlarına taşıyor. Zaman zaman Devlet Bahçeli'nin de sert çıkışları oldu ABD politikalarına karşı.
Erdoğan'dan belli ki "seçilmiş" bir suskunluk hali söz konusu.
En son tartışmaya ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Trump'ın Suriye özel temsilcisi Thomas Barrack'ın "Ortadoğu'ya demokrasi değil merhametli monarşi iyi gider" diye klişeleştirilebilecek ve sanki biraz da "otokrat" diye suçlanan "Erdoğan yönetimi"ni işaretler gibi gözüken sözleri sebep oldu.
Barrack daha önce de "Erdoğan'ın Trump'tan meşruiyet beklediği"ni seslendirmişti zaten.
CHP lideri tepkisini "İstenmeyen adam ilan edilsin" diye koydu. Ancak buna da ne Erdoğan'dan ne de meselâ Dışişleri Bakanı Fidan'dan tepki gelmedi.
Normalde Erdoğan'ı destekleyen diyelim "muhafazakâr" kitleler de Amerika'nın İsrail'le ya da Trump'ın Netanyahu ile birlikte bu coğrafyada yaptıklarına karşıdır.
Bunu sayın Erdoğan'ın da bildiği muhakkaktır. Ama sanıyorum Erdoğan suskunluğunun kendi kitlesi tarafından "ülke çıkarları" gerekçesiyle tolere edilebileceğini düşünür.
Mevcut durumda da Erdoğan'ın -İsrail karşıtı – İran'a mesafeli - Trump'ı sakınan – Körfez ülkelerine sıcak- politikaları peyce geniş kitle tarafından yeterince güçlü olunamadığı için biraz da bağırlarına taş basarak, satın alınıyor.
Yoksa Gazze'yi yerle bir edip 72 bin insanı toprağa gömerken, Suriye'nin bir bölümünü işgal ederken, şimdi Lübnan'ı Gazze'ye dönüştürürken, İran'a karşı Haziran'da da son savaşta da İsrail ile birlikte ateş kusup önce okullarda okuyan çocukları vururken de Trump -Netanyahu birlikteydi.
Kahrolası real-politika...
Real politikanın bir boyutu da "iç siyasette Amerika'yı dikkate alıp almamak"la ilgilidir. Problem oradaki ilişkinin ülke çıkarlarını da ihlâle göz yumma sonucunu doğurup doğurmaması açısından önemlidir.
Türkiye siyasetinde Amerika ile ilişki hep etkili olmuştur ve siyasi iktidarlar sağcısı – solcusu ile ABD ile ilişkiyi hep önemsemişlerdir. Sağ iktidarlar daha çok ABD yanlışlığı gözetirken, sol adına meselâ Ecevit haşhaş ekimi vs dolayısıyla çetin bir gerilim yaşamıştır.
Ve Erbakan "sağ" diye de nitelenemeyecek, kendine özgü çizgisi ile ve "anti Siyonist" duruşuyla ABD ile en gergin ilişkinin içinde olmuştur. Kıbrıs harekâtı da iki liderin aynı zamanda "Amerika'ya rağmen" gerçekleştirdiği bir Türkiye hamlesidir.
Ak Parti'ye gelince... 28 Şubat sonrası, Erbakan'ın paltosu içinden çıkan bir hareket olarak içerde "müesses nizam"ın "meşruiyet rezervi" bulunduğu için "Dışarda dengeleme arayışı" ile yola çıkılmıştır. Erbakan'a yönelik rezervi de kırmak için... "Milli görüşü çıkarttık"ın bir de ABD'ye hitap eden yönü vardır.
Başından beri Tayyip Erdoğan'ın "Amerikan onayı"nı önemsediği bilinir. Partinin kuruluş safhasında ABD ziyaretleri turistik amaçlı değildir. 2003'te, ABD'nin geçmesini çok istediği 1 Mart tezkeresinin Meclis'te Erdoğan'a rağmen Ak Partililerin desteği ile engellendiği bilinir.
Erdoğan, ABD Başkanları ile sıcak temaslarda bulunmayı hep istemiştir. (Bunun Türkiye için de gerekli olduğu tartışmasızdır. Ama işin içinde bir

6