Hukuk Devleti Bağlamında Din, Devlet ve Cemaat İlişkilerine Dair Güncel Gelişmeler Üzerinden Bir Değerlendirme-1
- "Hukuk devleti açısından savunulması gereken temel prensip şu olmalıdır: Devlet siyasî anlaşmazlık yaşadığı, oy deposu olarak gördüğü bir gruptan yeteri kadar beslenemediği, ideolojik olarak uyuşmadığı bir grubu hukuk dışı yöntemlerle cezalandıramaz.
- Özü itibariyle imtiyaz da tasfiye de hukuk devletinin baş vuracağı bir yöntem değildir. Dinî gruplar açısından, tarih boyunca örnek gösterilebilecek ümera-ulema ilişkisi örnekleri, siyasî iktidara mesafeli durmuş din âlimlerinin tavrı bugün cemaatler için örnek alınabilir.
***
Tarihî arka planı ile birlikte değerlendirildiğinde Türkiye'nin en kırılgan ve tartışmalı fay hatlarından birinin din-devlet ve cemaat ilişkileri olduğu açıktır. Devletin dinî hareketlere, gruplara ve anlayışlara karşı bir refleks olarak geliştirdiği "31 Mart fobisi" diyebileceğimiz Osmanlı'dan Cumhuriyet'e tevarüs eden bir korku ve teyakkuz hali "irtica, gericilik, yobazlık" gibi kavramlar üzerinden uzun yıllar dinî grupların ve inançların baskılanması için kullanılmış, son tahlilde farklı bir forma dönüştürülerek hegemonik bir devlet anlayışının kurguladığı "yeni dinî hayatın" tetikleyici unsuru haline getirilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, "yeni"yi ifade eden bu kurgunun içinde "güçlü, etkin ve etkili cemaat" anlayışına yer yoktur. Kader-i İlahi'nin muradı da belki böyledir, bilemiyoruz. Ancak, devletin Türkiye'nin bin yıllık manevî geleneğini temsil eden cemaatlerin tasfiyesi ile neyi amaçladığı, hali hazırda manevî buhranlarla boğuşan bir toplumda oluşacak dinî hizmetlerle ilgili boşlukların nasıl doldurulacağı, dinî grupların, cemaat ve tarikatların hangi hatalarıyla devlet aygıtının öfkesini üzerine çektikleri, hangi cürümleriyle içtimaî desteklerini büyük ölçüde yitirdikleri, en az yüz elli yıllık bir gerilim hattında gelişen din devlet siyaset ilişkilerinde normalleşmenin nasıl sağlanabileceği, sivil dinî hizmetlerin hangi prensipler üzerinden yürütülmesi gerektiği cevaplanması gereken önemli sorulardır.
TEHLİKELİ BOYUT
Bugün, dinî cemaatlerin kamusal alandaki konumu, etkinliği, "sahih İslâm" noktasındaki temsiliyetleri ve hedef kitle olan toplumla münasebetleri ve genel kitleler karşısındaki genel kabul durumları son derece tartışmalıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca zaman zaman güvenlik, laiklik, irtica, siyaset, eğitim ve sivil toplum eksenlerinde gündeme gelen mesele, son yıllarda cemaatlerin devlet ve siyasetle kurdukları hastalıklı ilişkiler yüzünden "devletin ele geçirilmesi" ya da "devasa büyüklükteki malî kaynakların ve insan kaynağının devlet aleyhinde kullanılması" gibi tartışmalar üzerinden farklı noktalara taşındı. 15 Temmuz tecrübesiyle zaten itibarı yerle bir edilen ve içi iyiden iyiye boşaltılan cemaat kavramı, kamuoyunda "Süleymancılar" olarak bilinen cemaate yönelik gerçekleştirilen operasyon nedeniyle büyük bir darbe alırken cemaatlerle ilgili tartışmalar da "kökünden kapatılsın", "kökü kazınsın" çığırtkanlıklarıyla tehlikeli bir boyuta taşındı.
Şimdi ne olacak Müslüman, muhafazakâr, İslâmî geleneğe harfiyen bağlı ve saygılı olduğunu sıklıkla dile getiren bir iktidar döneminde tüm cemaatlerin kökü mü kazınacak, cemaatler bir bir tasfiye mi edilecek; yoksa cemaatler varlıklarının aslî sebeplerini yeniden fark edip toplumla yeniden bağlar kurabilecek ve güven tazeleyebilecek yeni bir alan mı açacaklar
TÜRKİYE'NİN GEREĞİ
Gerçek şu ki, cemaat olgusu Türkiye'nin sosyolojik bir gerçeğidir. Bir cemaati ya da dinî grubu tümüyle ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi, bütüncül bir yasaklama ile sivil dinî hizmetleri engellemek de mümkün değildir. Ancak, din devlet ve siyaset ilişkilerinde yaşanan gerilimlerin Türkiye'nin her alanında gerilemeye, milletin maneviyatının dumura uğramasına yol açacağı- tarihî tecrübelerle- gayet açıktır.
O halde, Süleymancılar özelinde ve cemaatler genelinde, son gelişmeler nasıl değerlendirilmelidir
Son gelişmeler ışığında meseleye yalnızca belirli bir cemaatin lehinde veya aleyhinde yaklaşmak, "bizim cemaat değilse sorun yok, zaten çetrefilli işlere de bulaşmışlar" gibi adil olmayan, yakışıksız bir tavır içerisine girmek daha büyük ve daha temel bir problemi gözden kaçırma tehlikesini taşır. Bu tehlike demokratik bir hukuk devletinin varlığı ya da yokluğu ile ilgilidir. Demokratikleşme sürecini tamamlayamamış, insan haklarının her alandaki koruyucusu anlamına gelen hukuk devletinin temel ayaklarını oluşturamamış bir devlette hiçbir cemaatin geleceği garanti altında olmadığı gibi hiçbir kurum ve kuruluş da güvence altında değildir.
Sorulması gereken asıl sorulardan bazıları şunlardır: Demokratik bir hukuk devletinde dinî cemaatler nasıl yer almalı ve meşruiyetlerini hangi prensipler üzerinden sürdürmeli Cemaatler kendini laik-seküler, dindar-muhafazakâr, milliyetçi-Atatürkçü gibi kimliklerle ifade eden bir toplumla ilişkisini nasıl kurmalı Devletin dinî gruplara ve cemaatlere karşı genel yaklaşımı nasıl olmalıdır Süleymancılar örneğinde olduğu gibi, bir cemaatin mensuplarına yönelik suç isnatlarında hangi hukuk ilkeleri esas alınmalı ve diğer dinî gruplar bu tür operasyonlar karşısında nasıl bir yol izlemeli
Devletin cemaatlere eşit mesafede durması
Din-devlet-siyaset ilişkileri bakımından bugün yaşanan trajedilerin önüne geçebilecek en güçlü tavsiyeleri Risale-i Nur'un temel yaklaşımlarında bulmak mümkündür. Hukukî çerçevede faaliyet gösteren, gönüllülüğe dayanan ve devletten ve siyasetten bağımsız sivil yapılar olması gereken cemaatlerin devletin hışmına uğramaması, onların kendilerine biçtiği rol ile yakından ilgili olmalıdır. "Hem dinî hizmetleri yapayım, hem dünya malından ve makamından da faydalanayım, devlet denen arazide bizim de bir dikili ağacımız olsun, bizim de âlî menfaatlerimiz uğrunda devlette sözümüz, hükmümüz geçsin" gibi bir anlayışın hem İslâm düşünce geleneğinin temeline aykırı olduğu hem de tarih boyunca çatışmaların temel sebebi olduğu açıktır. Devletin sivil dinî hizmetleri yürüten bütün yapılara eşit mesafede durması, adaleti hukukun temel prensipleri üzerine bina etmesi, cemaat fertlerinin işlediği iddia edilen suç nedeniyle "suçun şahsîliği" prensibiyle hareket ederek tüm cemaati cezalandırma yöntemine başvurmaması "adil devlet" olmanın bir gereği iken entrikalı, akçeli, şüpheli işlerden uzak durarak Kur'ân hakikatlerini hiçbir şeye alet etmemek ve bu hassasiyetle varlığını sürdürmek de cemaat olmanın bir gereği ve meşru kalmanın yegane yoludur.
Hukuk devletinin gereği devlet aygıtının tüm cemaatlere eşit mesafede durması, onları mensuplarının birtakım zaaflarından yararlanarak kullanılmaya elverişli aparatlar olarak görmekten vazgeçmesidir. "Cemaatleri kullanıp atmak" alışkanlığı telafisi çok zor olan toplumsal travmalara yol açmakta, manevî dinamikler yaralanmakta, toplumun manevî geleceği tehlikeye atılmaktadır. Bu iki yönlü bir ilişkidir. Birincisi, devlet herhangi bir cemaati himaye etmemelidir. Kamu kaynaklarına erişim, bürokratik kadrolar, ekonomik imkânlar veya siyasî nüfuz bakımından belirli dinî gruplara ayrıcalık sağlanması hukuk devleti açısından sorunlu olduğu gibi toplumsal barış ve adalet açısından da problemlidir. Devletin himaye etmek istediği cemaat ya da gruplar da buna hevesli olmamalı, bu tür tekliflere her zaman kapalı olmalıdır. 12 Eylül darbesi sonrasında Yeni Asya özelinde yaşanan hadise bu konuda tarihî bir anekdottan öte cemaatlerin vazgeçmemesi gereken dinî hizmetlerle ilgili Kur'ânî bir ölçüyü gözler önüne serer: İstiğna... Devlet de olsa maddî veya manevî çıkar için minnet altına girmeme, boyun eğmeme, dinî hizmetler için hiç kimseye el açmama, "bizimle çalışırsanız sizi ihya ederiz, tüm devlet imkanlarını emrinize tahsis ederiz" gibi tekellüflü tekliflere itibar etmeme... Böyle bir yönelişin "siyasetli cemaat"i doğurduğu, "ne istedilerse verdik" anlayışıyla çıkılacak bir yolculuğun 15 Temmuz gibi meş'um ve yıkıcı hadiselerle sonuçlanacağı bu toplumun artık aşina olduğu bir husustur.

27