Yeni dünya düzeni geliyor

Yeni dünya düzeni geliyor

ABDULLAH ŞANLIDAĞ

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal uluslararası düzen; kurumsal çok taraflılık, Atlantik ittifakı ve serbest ticaret ilkeleri üzerine inşa edilmişti. Ancak son on yılda hızlanan jeopolitik kırılmalar, ABD merkezli liderliğin aşınması, Rusya ve Çin'in revizyonist hamleleri ve Avrupa Birliği'nin stratejik belirsizliği bu düzenin sürdürülebilirliğini tartışmalı hale getirmiştir. Tabii savaşların da bu kırılmada etkisi büyük olmuştur.

Bu makalede özellikle Donald Trump döneminde sembolleşen Amerikan içe kapanmacılığının etkileri bağlamında yeni küresel düzenin ana eksenlerini ele aldım ve Türkiye'nin bu dönüşen sistemde nasıl bir konumlanma benimsemesi gerektiğini stratejik, siyasal ve tarihsel boyutlarıyla izah etmeye çalışacağım.

1945 sonrası dünya düzeni, ABD liderliğinde kurulan Birleşmiş Milletler, NATO, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar aracılığıyla hem güvenliği hem de ekonomik istikrarı sağlamayı hedeflemişti. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle bu düzenin evrenselleştiği varsayıldı.

Ancak 2008 küresel finans krizi, Ortadoğu'daki başarısız müdahaleler ve Batı toplumlarında yükselen popülizm, liberal düzenin meşruiyetini derinden sarstı.

Her şeye rağmen Donald Trump'ın başkanlığı, bu krizin kişiselleşmiş bir sembolü haline gelmiştir. Bunak Trump'ın çok taraflı kurumlardan uzaklaşan, ittifakları maliyet-fayda hesabına indirgeyen ve "önce Amerika" söylemiyle şekillenen politikaları, ABD'nin düzen kurucu rolünü zayıflatmış; küresel güç boşluklarının oluşmasına yol açmıştır.

Rusya ve Çin, mevcut düzenin Batı merkezli yapısını sorgulayan iki ana aktör olarak öne çıkmaktadır. Rusya, askeri güç ve enerji kartını kullanarak yakın çevresinde nüfuz alanı oluşturmaya çalışırken; Çin, Kuşak ve Yol Girişimi, teknoloji yatırımları ve ekonomik bağımlılık ilişkileri üzerinden küresel etki alanını genişletmektedir. Bu iki aktör, liberal normlardan ziyade egemenlik, güç dengesi ve çıkar temelli bir uluslararası anlayışı savunmaktadır.

Avrupa Birliği ise bu yeni düzende ne tam anlamıyla bağımsız bir jeopolitik aktör olabilmiş ne de ABD'ye olan güvenini koruyabilmiştir. Brexit, savunma alanındaki yetersizlikler ve iç siyasi ayrışmalar, AB'nin küresel güç olma iddiasını zayıflatmaktadır.

Buna rağmen AB, normatif gücü, ekonomik kapasitesi ve diplomatik ağı sayesinde hâlâ önemli bir kutup olma potansiyeline sahiptir.

Dünya, yeni dünya düzeni ile bambaşka bir evreye doğru savrulurken, başta Gazze olmak üzere Sudan, Ukrayna'da devam eden soykırımlar ve Suriye'de Kürt sorunu ekseninde yürütülen çalışmalar da hız kesmeksizin sürüyor.

Türkiye'nin temel sorunu, hangi blokta yer alacağı değil, hangi ilkeler ve hangi kapasiteyle kendi ağırlık merkezini oluşturacağıdır.

Türkiye, yeni küresel düzende ne tam anlamıyla Batı'nın edilgen bir uzantısı ne de Avrasya merkezli otoriter blokların parçası olmalıdır.

Bunun yerine, savunma sanayii, enerji güvenliği ve diplomatik çeşitlilik üzerinden stratejik otonomisini güçlendirmelidir.