Peki nasıl oldu da Türkiye'nin başbakanı oldu
Bunun cevabı sandıkta değil, siyasi konjonktürde gizlidir.
Recep Tayyip Erdoğan'ın güvenini kazanmıştı. Uzun yıllar dış politika danışmanlığı yaptı. Ardından dışişleri bakanı oldu. Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilince de partinin genel başkanlığı ve başbakanlık koltuğu kendisine emanet edildi.
Yani Davutoğlu'nun yükselişini sağlayan şey halkın oyuyla başlayan uzun bir siyasi mücadele değil, liderin tercihi ve devlet yönetimindeki performansıydı. İşte tam da burada Türk siyasetinin en önemli gerçeği karşımıza çıkıyor.
Lider olmak başka, lider yapılmak başkadır. Bir makam size verilebilir.
Ama o makamı milletin gönlünde koruyabilmek bambaşka bir meseledir. Siyaset sadece bilgiyle yapılmıyor. Akademik kariyer elbette önemlidir. Devlet yönetiminde bilgiye ihtiyaç vardır. Ancak siyaset, kitaplardan öğrenilen teorilerle yürümüyor. Siyaset; çamurlu köy yollarında yürümektir.
Esnafın derdini dinlemektir. Yetime ses vermektir, bir garibi evinde ziyaret etmektir. Ne bileyim, makam aracını durdurup, şoförlerle sohbet etmektir. Çiftçinin mahsulünü, emeklinin maaşını, işçinin sıkıntısını hissedebilmektir. Seçim gecesi sandığın başında beklemektir. Teşkilat kurmaktır. İnsan kazanmaktır. Gönül kazanmaktır. Davutoğlu'nun en büyük eksikliği de belki buydu. Bir de, göreve gelir gelmez, "Reis dönemi bitti, hoca dönemi başladı" havasına girdi.
Başbakanlık yaptı ama geniş halk kitlelerinin doğal lideri olamadı.
AK Parti'den ayrıldıktan sonra kurduğu Gelecek Partisi ise beklenen karşılığı bulamadı. Seçmen, yeni bir umut, güçlü bir teşkilat ve sahada hissedilen bir liderlik görmek ister.
Türkiye'de son yıllarda kurulan birçok yeni partinin ortak kaderi de bu oldu.
Kuruluşlarında büyük iddialar vardı.
Ancak sandıkta karşılık bulamadılar.
Çünkü seçmen; güvene, istikrara ve sahadaki güce de bakıyor.

28