15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, yıllar boyunca TSK, yargı ve emniyet başta olmak üzere devletin farklı kurumları içerisinde kümelenerek paralel bir yapılanma oluşturan ve bu kurumları tamamen kendi örgütsel amacı doğrultusunda araçsallaştıran FETÖ'nün darbe girişimiyle karşı karşıya kalmış, ancak milletinin ve devletinin kararlılığıyla bu darbe girişimini bertaraf etmeyi başarmıştır.
Peki, aradan geçen on yılın ardından, Türkiye'nin siyasal-toplumsal hayatı açısından bir dönüm noktası niteliği taşıyan bu darbe girişimi neleri değiştirdi ve belki daha da önemlisi bize neleri öğretti Elbette 15 Temmuz birçok farklı boyutuyla ele alınabilir, nitekim alınmalı da. Ancak Türkiye'de uzun yıllar egemen olan müesses siyasi nizamın vesayetçi yapısı dikkate alındığında, 15 Temmuz ile ilgili birkaç noktanın altını özellikle çizmek gerekmektedir.
Altı çizilmesi gereken ilk husus, hiç kuşkusuz halk egemenliğinin ve demokratik iradenin korunmasıdır. Dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, demokratik rejimlerde olması gerektiği gibi, sivil siyasetin güçlendirilmesinin öneminin anlaşılması ve bununla bağlantılı olarak yeni vesayet odaklarının oluşumunun kalıcı olarak önlenmesidir. Birbiriyle bağlantılı bu hususlar, bir yandan 15 Temmuz'un mirasını anlamlandırma imkanı verirken diğer yandan sivil siyasetin güçlendirilmesi ve yeni vesayet odaklarının önlenmesini gerektirmektedir.
Halk Egemenliğinin ve Demokratik İradenin Korunması
Siyaset biliminde halk egemenliği ilkesi, en sade biçimiyle meşru siyasi otoritenin kaynağının halk iradesi olduğu anlayışına dayanır. Öte yandan, modern dönemde bu irade seçilmiş temsilciler aracılığıyla tecelli eder. Devletlerin güçlü ordulara, ekonomilere veya kurumlara sahip olmaları elbette önemlidir, ancak bir devletin üzerinde yükseldiği en büyük güçlerden birinin milletin kendi geleceğine kendisinin karar verme iradesi olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır. Türkiye'de bu irade, Milli Mücadele'nin henüz başlarında, 23 Nisan 1920'de Büyük Milet Meclisi açılırken benimsenmiş, 1921'de "Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir" (egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir) ifadesiyle birinci madde olarak anayasaya girmiş ve sonraki anayasalarda da muhafaza edilmiştir.
Türkiye, kuruluşundan itibaren milli egemenlik ilkesini siyasal hayatın temeline yerleştirmesine rağmen, ne yazık ki siyasi tarihimiz bu ilkenin ağır sınamalardan geçtiğine tanıklık etmiştir. Türkiye'deki sivil demokratik siyasetin en büyük imtihanı, kuşkusuz milli iradeye yönelik askeri müdahaleler ve her müdahalenin ardından yeniden tahkim edilen "vesayet" sistemi ile olmuştur.
15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişiminde de aktörler farklı olsa da aynı amaca hizmet etmekteydi: Sandıkta tecelli eden halk iradesinin silah zoruyla gasp edilmeye çalışılması. Ancak, 15 Temmuz'u diğer darbe girişimlerinden farklı kılan ve birbirini bütünleyen iki en önemli husus bulunmakta. Bunlardan birincisi Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'ın halkın gücünün üzerinde bir gücün olmadığını vurgulayarak darbeye karşı koyarak, milleti de iradesine sahip çıkmaya davet etmesi. İkincisi ise bu çağrının karşılık bularak halkın kısa sürede sokağa dökülmesidir. Bu fark, aslında millet iradesinin bu sefer sokaklarda ve meydanlarda tecelli etmesiydi.
Vatandaşların o gece meydanlara ve sokaklara çıkarak kendilerine ateş açan hain silahlı güçlere karşı vücutlarını siper ederek bir direniş sergilemesi, başka bir ifadeyle halkın, kendi iradesini temsil eden kurumları ve kişileri korumak için doğrudan eyleme geçmesi, dünya tarihinde eşine ender rastlanır bir durumdur. Bu direniş, demokrasi teorileri açısından aslında soyut bir ilke olan "halk egemenliği"nin, somut bir sınav anında ete kemiğe bürünerek karşımıza çıkmasıdır. Buradan çıkarılacak temel ders, demokratik meşruiyetin yalnızca anayasal metinlerde değil, o meşruiyeti fiilen sahiplenen bir toplumsal iradede vücut bulduğunun görülmesidir.
Sivil Siyasetin Güçlendirilmesi ve Vesayet Zemininin Ortadan Kaldırılması
15 Temmuz'dan çıkarılabilecek bir diğer önemli ders de sivil siyasetin güçlendirilmesinin gerekliliğidir. Bu gereklilik bir yönüyle siyasi kurumların sivilleştirilmesi anlamına gelirken diğer yandan siyasi karar alma süreçlerinin tamamen sivil ve seçilmiş aktörlerin elinde toplanması anlamına gelmektedir. 2002 sonrası dönemde vesayetin geriletilmesi hedefiyle sivilleşmeye dönük önemli reformlar yapılmıştı. 15 Temmuz'dan sonra bu sivilleşme adımlarının devam etmiş olması son derece önemlidir.
Öte yandan, 15 Temmuz gecesi, aralarında köklü siyasi ayrışmalar bulunan parti liderlerinin darbe girişimine karşı ortak tavır alması, sivil siyasetin ortak bir paydada buluşabilme kapasitesini göstermiştir. Nitekim, 15 Temmuz'un onuncu yılında TBMM'de yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan bu konuya özellikle dikkat çekti. Sözlerine "Milletin kutsal emanetini taşıyan siyasetçiler olarak 10 yıl önce olduğu gibi bugün de biriz, beraberiz, hep birlikte tek yürek ve tek bileğiz" şeklinde başlayan Sayın Erdoğan farklı partilerin 15 Temmuz'da sergiledikleri birlikteliğin önemine ilişkim şu ifadeleri kulandı: "Şurası bir gerçek ki o gece milletimiz iradesine sahip çıkmak için meydanlarda, sokaklarda, köprülerde nasıl bir mücadele vermişse, milletin temsilcileri de işte burada parlamento çatısı altında, tepelerine yağan bombalara rağmen darbeye cesaretle direnmişlerdir. Farklı siyasi partilerden milletvekillerimiz Gazi Meclis'in şanına yakışır bir birliktelik sergileyerek demokrasiye ve millet iradesine suikast düzenleyen teröristlere karşı dik durmuşlardır."

4