KararYıldıray Oğur22 Şubat 2021
Okunma: 4  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Yıldıray Oğur
Yıldıray Oğur
Yıldıray Oğur
22 Şubat 2021
Aniden bağlayıcılığı tutan...

Pandemi yasaklarından değil, AİHM kararlarından bahsediyorum.

Nasıl yasaklar sadece bebek sahillerinde dolaşanları, hafta sonu babasıyla para çekmeye, poğaça almaya çıkmışları, sıradan insanların cenazelerini bağlıyor ama iktidar partisi kongrelerini, hafta sonu yapılan hocaefendi cenazelerini bağlamıyorsa AİHM kararları da öyle...

Hoşa gitmeyen Anayasa Mahkemesi kararları, yerel mahkemeleri bağlamadığı gibi, hoşa gitmeyen Osman Kavala, Selahattin Demirtaş gibi AİHM kararları da Türkiye'yi bağlamıyor artık.

1987'den beri Türkiye'yi bağlayan AİHM kararları şimdi ne oldu da bizi bağlamamaya başladı diye şüpheye düşenler olursa en olmaz hukuki içtihatlar konusunda "Better call Saul" performansı gösteren devrin başhukukçusu başdanışmana sorabilirler.

Muhakkak bir zamanların favori yemeği patlıcanın neden artık berbat bir sebze olduğuna makul bir izah bulunacaktır.

Fakat hala bağlayıcı olan AİHM kararları da var.

Adamına göre, ihtiyaca binaen bazı AİHM kararları bir anda mahkemeleri bağlayıveriyor.

Mesela 1997'de Hollandalı stajyer avukat Peter M. Steur'un ceza almasına neden olan bir hakaret davasını taşıdığı AİHM'in 2003'de verdiği "kamu görevlileri icra ettikleri eylem ve sözlerine karşılık eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermeliler" kararı ya da 1994'de Slovakyalı gazeteci Andrej Hrico'nun bir hakim hakkında dergisinde yaptığı yayınlar yüzünden aldığı cezayı taşıdığı AİHM'in 2004'de verdiği "sarsıcı olan eleştiriler de eleştiri hakkı ve ifade özgürlüğüne girer" kararı gibi...

Bu kararlar 2014-2019 arasında Cumhurbaşkanı'na hakaretten açılan 29 bin 839 davadan 9 bin 556'sının mahkumiyetle bitmesine engel olamadı. O davalara bakan mahkemeleri genelde bağlamadı.

Ama bazı davalarda mahkemeler bir anda AİHM'in bu kararlarını hatırlayıveriyorlar.

Örneğin geçen ay daha çok çakarlı arabayla adliyeye girişi haber olan Alaattin Çakıcı'nın Kırıkkale Adliyesi'nde görünen davasında savcı AİHM'in bu kararlarını hatırlayıverdi.

Dava, Çakıcı'nın Başbakanlığı döneminde Ahmet Davutoğlu'na yazdığı bir mektupta ettiği hakaretler üzerine açılmıştı.

Bugün Cumhurbaşkanı, bakanlar ya da üst düzey devlet erkanından birine söylenmesi halinde bir kaç saat sonra kapınızın kırılıp gözaltına alınmanıza neden olabilecek sözlerdi bunlar.

Ama bu sözler bir kaç saatliğine bir Norveç şehrine dönen Kırıkkale'de ifade hürriyeti sayıldı.

Savcı mütalaasında beraat isterken de bunu AİHM kararlarına dayandırdı:

"Sanığın suça konu sözleri sarf ettiği mektubun yazıldığı dönemde müşteki Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun Başbakanlık görevini yaptığı ve ilgili AHİM kararları ve Yargıtay kararları dikkate alındığında kamuya mal olmuş kişilerin diğer kişilere göre eleştirilmesinin daha geniş kapsamda ele alındığı görülmüştür. Bu sebeple sanığın... beraati talep olunur..."

Yani AİHM'in Hollandalı avukat, Slovakyalı gazeteci için verdiği ifade hürriyetini genişleten kararlar, Alaattin Çakıcı'nın ifade hürriyeti söz konusu olduğunda yine bağlayıcı oldu.

Bu anlık aydınlanma halinin son örneği geçen hafta yaşandı.

AİHM, Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında 2.5 yıllık mahkumiyeti onadığı kararda da tekrar bağlayıverici oldu.

Önce bir parantez açıp cezanın içeriğine bakalım.

Gergerlioğlu'nun milletvekilliğinin düşmesine neden olabilecek cezanın gerekçesi 2016 yılındaki bir PKK açıklamasını haber yapan T24'ün linkini paylaşmak. Haber hala sitede ve hakkında herhangi bir dava da açılmamış.

Üstelik açıklama devlete bir barış çağrısı, içeriğinde şiddeti teşvik eden ya da öven bir ifade de yok.

Eğer bu linki paylaşmak terör propagandasıysa, Karayılan'ın Kandil'deki geri çekilme basın toplantısını canlı yayınlamak, ana haberlerde uzun uzun göstermek, Öcalan'ın Nevruz mitinglerindeki mektuplarını canlı olarak vermek, TRT dahil bütün kanalların canlı yayınladığı Dolmabahçe Zirvesi'nde yine Öcalan'ın çağrısının okunması ve son olarak 23 Haziran İstanbul seçimleri öncesinde Öcalan'ın HDP'ye tarafsız kalma mektubunu gece yarısı son dakika gelişmesi olarak haber yapıp, sosyal medyasından duyuran Anadolu Ajansı'nın yaptığı ne oluyor acaba

Üstelik bu karar, terör propagandası suçunun hem anayasa değişiklikleri hem de TMK'daki değişikliklerle eylem ve şiddet şartıyla sınırlandırılmasına, Yargıtay'ın bu konudaki net içtihatlarına rağmen verildi.

Zaten 22 sayfalık karar metninin 16 sayfası bu karara katılmayan daire üyesinin yazdığı şerh.

Özetle hakim bey uzun şerhinde "Bu karar 1982 Anayası'nın ilk haline uygundur ama biz sonra Anayasa'yı ve ceza yasalarını değiştirdik farkında mısınız" diyor.

Ancak 12 Eylül'de böyle bir karar verilebilirdi demeye getiriyor.

Ama Yargıtay 16. Ağır Ceza Dairesi, kendi hukuk standartlarının bile altındaki bu kararı bir AİHM kararına dayandırdı.

Bundan 61 yıl önce verilmiş, henüz AİHM'in yerinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun olduğu dönemlerden bir karara.

Okuyalım:

"Yargısal içtihatlara bakıldığında; Anayasa Mahkemesi 29.01.2008 tarih 20021 Esas, 20081 Karar sayılı kararında; düşünce açıklamalarının Anayasanın 14. Maddesi kapsamında kötüye kullanma olarak değerlendirilebileceğini, ancak her düşünce açıklamasının değil, demokratik yasam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturan düşünce açıklamalarının bu kapsamda olduğunun değerlendirilmesi sonucuna varmıştır. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin yerleşik içtihatlarında, terör örgütü propagandası suçunun Anayasanın 14. maddesi kapsamında hakkın kötuye kullanımı olduğuna vurgu yapılmıştır. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin yerleşik içtihatlarında, terör örgütü propagandası suçunun Anayasanın 14. maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanımı olduğuna vurgu yapılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Da Becker Belçika, B. No: 21456, 27.3.1962 tarihli kararında "demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve suresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde kullanılmalıdır" demek suretiyle Anayasanın 14. maddesinin Devlete verdiği yetkinin çerçevesini çizmiştir."

Fakat insan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak'ın Twitter hesabından yazdığı gibi bu kez bağlayıcı oluveren 61 yıl önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu kararında da aslında öyle bir şey demiyor.

https:twitter.comKeremALTIPARMAKstatus1363171155247513601

61 yıl önceki davayı açan kişi Da Becker değil, De Becker.

Raymond De Becker, Belçikalı faşizan eğilimli bir gazeteci. Mayıs 1940'da Naziler Belçika'yı işgal ettiğinde Le Soir gazetesinin genel yayın yönetmeni. O dönemin tabiriyle Nazilerin "entelektüel işbirlikçi"lerinden biri.

Savaş bitip, Belçika işgalden kurtulduktan sonra vatana ihanetten yargılanıp önce müebbet hapis cezasına ardından 18 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmış. 1951'de ülkeyi terkedip Fransa'ya gideceğini garanti ederek serbest bırakılmış. Ömür boyu oy kullanma, siyaset, gazetecilik yapma, şirket kurma haklarından mahrum edilmiş. Paris'e yerleşen De Becker de haklarını geri almak için hukuki mücadeleye başlamış. Bu arada okülist gruplarla takılmış, cinsel özgürlük üzerine yazıp çizmeye başlamış.

Belçika hükümetine karşı hukuk mücadelesini o sırada yeni kurulan ve sonra yerini AİHM'e bırakacak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na taşımış.

Ama Altıparmak'ın yazdığı gibi ne komisyonun raporunda ne de kararında ifade hürriyetinin kullanımını sınırlamak üzere Yargıtay'ın alıntıladığı "demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve suresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde kullanılmalıdır" gibi bir cümle geçmiyor.

http:echr.ketse.comdoc214.56-en-19620327view

Tam tersine savaşın bitmesine rağmen hala De Becker hakkında hak kısıtlanmalarının devam etmesini komisyon ölçüsüz buluyor, 1961'de Belçika yasaları değiştirip bu hak mahrumiyetleri giderilince de dosya düşürülüyor.

Yani aslında ifade hürriyetini daraltan değil, genişleten bir karar bu.

Altıparmak'tan okuyalım:

"Rapor diyor ki Nazizmi veya benzeri bir doktrini savunduğu gösterilemeyen başvurucunun hakları 17. maddeye dayanarak sınırlandırılamaz. Gergerlioğlu'nun haber paylaşarak mahkum olduğu davada dayana