KararTaha Akyol11 Ocak 2021
Okunma: 4  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Sonraki Yazısı
Taha Akyol
Taha Akyol
Taha Akyol
11 Ocak 2021
Neo-Osmanlı imajından sakınmak gerekir

Princeton Universitesi Tarih Profesoru Şükrü Hanioğlu, Taha Akyol'un sorularını cevapladı.

Türk toplumunda tarih çok yoğun olarak hissediliyor, konuşuluyor, siyasette kullanılıyor, motive ediyor, kavga konusu oluyor, niye böyle

Bu, kanaatimce, Türkiye'ye özgü, diğer toplumlarda görülmeyen bir durum değildir. Modern toplumlar, tabiatları gereği "ayrışan" ve "farklılıkları vurgulayan" yapılar olmuşlardır. Julien Benda'nın La Trahison des Clercs (Entelektüellerin İhaneti, 1927) eserinde vurguladığı gibi milliyetçilik, sosyalizm, faşizm benzeri on dokuz ve yirminci yüzyıl egemen ideolojileri de modernlik öncesinin kapsayıcı, birleştirici kuramlarının tersine toplumun ayrışmasına katkıda bulunmuşlardır.

Günümüzün post-modern toplumlarını üniversel değerler ve ahlâkî ilkeler etrafında birleştirmek veyahut antik çağ ya da bireylerin Hıristiyan ya da Müslüman ümmetinin parçası olduklarını düşündükleri dönemlerdeki kapsayıcı aidiyet çatılarını yaratabilmek mümkün değildir. Ayrışan, farklılıklar üzerinden çatışan toplumlarda doğal olarak tarih devreye sokulmaktadır.

Son tahlilde "tarih" münakaşalarında, "geçmiş" değil, onun üzerinden "güncel" sorunlar tartışılmaktadır. Tekrar edersek, bu, Türkiye'ye mahsus bir gelişme değildir ve siyasetin tarihi araçsallaştırmadığı bir toplum yoktur.

Örneğin ABD'de, Black Lives Matter (Siyah Hayatlar Değerlidir) hareketi siyahlara yönelik güncel şiddet ve ayrımcılık tartışması sırasında Woodrow Wilson'dan Christopher Columbus'a uzanan bir yelpazedeki kişilerin adlarının kamusal alandan çıkarılması, heykellerinin kaldırılması taleplerini ortaya koymuştur. Bu hareket, bunların önemli bölümü ile köleliği sürdürmek isteyen konfederasyon sembollerinin kullanım dışı bırakılmasını topluma kabûl ettirmiştir.

Türkiye'de de benzer bir durum yaşanmaktadır. Biz, kendimiz merkezli değerlendirmeler yapma eğiliminde olduğumuz için, bunun özgün olduğunu, "tarih" diğer toplumlarda birleştirici çimento işlevi görürken bizde tersinin yaşandığını düşünüyoruz. Bunun önemli nedenlerinden birisi resmî söylemin "kaynaşmış bir kitle" oluşturma iddiasının doğru ve bunun doğal olduğunun varsayılmasıdır.

Bu modernlik sonrası toplumlarında gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir idealdir. Böylesi bir "kaynaşma" yerine, "farklı" ama "eşit" vatandaşları merkezine alan yeni bir toplum tasavvuru geliştirmemiz anlamlı olacaktır. Sorunuzdaki "kavga"nın yoğunluğunu, tarih üzerine uzlaşma değil, güncel sorunlarını çoğulculuk içinde çözen bir "demos"un hayata geçirilmesi düşürecektir.

ARAÇSAL TARİH

Ortak tarih birleştirir derler bize niye kavga ettiriyor

Genellikle varsayılanın tersine "tarih" değil "tarihler" vardır; bu da doğaldır. Biz, uzun süre, "resmî tarih" dayatan bir ideokrasi, sonrasında da bunun temel tezlerini tekrar eden bir logokrasi idaresinde yaşadığımız için "tarih"in "tek" olmasının ve bu tekil yorumun tartışılmadan herkesçe benimsenmesinin anlamlı olduğunu düşünüyoruz.

Olgular, onları yaşayanların "ortak" bilinç oluşturmasını, "ne yaşandığı" üzerine fikir birliğine ulaşmasını sağlayamaz. Örneğin, ABD'de Konfederasyon (Güney) ve Birleşik Devletler (Kuzey) İç Savaş'ı beraberce yaşamışlardır.

Buna karşılık, daha sonra bunu farklı biçimde hatırlıyor ve yorumluyorlar. Tarihlerini, aynı olayı, farklı kahramanlar ve sembollerle, onun değişik alt olgularına odaklanarak yazıyorlar ya da sözlü biçimde gelecek nesillere aktarıyorlar. Benzer şekilde Türkiye'de de "tarihler" var.

Örneğin, Tek Parti dönemi gelişmelerini, uygulamalarını farklı kesimler değişik biçimlerde inşa ediyor. Bu açıdan bakıldığında, "kavga" etmemizin nedeni "tarih" değildir. Tarih, güncel anlaşmazlıkların düşünsel arka planını oluşturma, karşı tarafı "suçlu," "haksız," "zalimbaskıcı" kendimizi ise "haklı," "doğru," "mağdur" ve "mazlum" gösterme amacıyla araçsallaştırılmaktadır.

'TARİHSELLEŞTİRMEK' NEDİR

Israrla vurguladığınız bir kavram var; "tarihselleştirmek," ne demek bu

Tarih yazımının iki "olmazsa olmaz (condiciones sine quibus non)"u vardır. Bunlar, "tarihselleştirme (historicization)" ve "bağlamında kavramsallaştırma (contextualization)"dır. Bunlardan birincisi olan "tarihselleştirme," ele alınan tarihî gelişmeyi içinde oluştuğu gerçeklik ve bunun gelişmeye etkisi etrafında değerlendirmektir. Tarihî gelişmeler bir boşluk içinde, labarotuvar ortamında oluşmamaktadır.

Dolayısıyla, onları içinde oluştukları gerçekliklerde anlamak gereklidir. Bunu yapmak da göründüğü kadar kolay değildir, çünkü o gerçekliği yeniden inşa etmeniz ve araştırdığınız gelişmeyi onun içine yerleştirmeniz gerekmektedir.

Örneğin, Atatürk'ü düşünceleri, siyasetleri ve programları boşlukta oluşmuş bir kişi olarak değil, içinde yaşadığı gerçeklik çerçevesinde anlamak, "tarihselleştirmek" gereklidir. Bunun yanı sıra sözlerini, yazdıklarını da özgün bağlamlarında değerlendirmek zorunludur.

ATATÜRK'ÜN BİR SÖZÜ

Geçtiğimiz günlerde basında gözüme çarpan bir fotoğraf kanaatimce bu konuda iyi bir örnek sunmaktadır. Bir valimizin makam odasında çekilmiş bu fotoğrafta, duvarda Atatürk'ün "Tatbik eden, icra eden, karar verenden daima daha kuvvetlidir" sözünün yer aldığı bir levhanın asılı olduğu görülüyor.

Biliyorsunuz, bu, Mustafa Kemal'in, birinci meclisteki muhalefet, 1921 yılında "Heyet-i Vekile'nin Vazife ve Mesuliyetine Dâir" kanun teklifi ile yetkilerini sınırlamaya çalıştığında kürsüde dile getirdiği ve Nutuk'ta da bu konuyu anlatırken alıntıladığı bir ifadedir. Aslında bu tespit, kendisinin Rousseau'dan mülhem kuvvetler birliği savunması ve meclisin konvansiyonel karakterini sahiplenmesi ile de uyumlu değildir.

Zaten konuşmanın devamı okunursa Mustafa Kemal'in "her şeyin merci'-i yegânesi"nin TBMM olduğunu söylediği de görülmektedir. Ancak, yasama-yürütme ilişkilerini tartışma bağlamında, konvansiyonel meclisin içinden çıkan vekiller heyetinin yetkileri tartışılırken söylenmiş olan bu söz, tarihî bağlamından çıkarılınca, genel olarak atanmış idarecilerin, özel olarak da valilerin üstünlük ve önemini belirten, kanımca yanlış anlamlar çıkarmaya da fazlasıyla müsait, bir vecizeye dönüşmüştür. Bu da "tarihselleştirme" yapılmadığında ne gibi sorunlar doğabileceğini bize göstermektedir.

ORTAÇAĞ İMPARATORLUĞU

"Osmanlı 1789'daki Avrupa imparatorluklarına değil, adem-i merkeziyet vasfı öne çıkan bir ortaçağ imparatorluğuna benziyordu" diyorsunuz. Açar mısınız

Osmanlı devleti on sekizinci asır sonuna gelindiğinde değişik bölgelerinde farklı kuralların geçerli olduğu, âyân ya da yerel hanedanların aşırı ölçüde güçlenerek, iktidarı ele aldığı bir yapıya dönüşmüştü.

Kendi ordularına sahip, İstanbul'a hiç gitmemiş yerel liderlerin, yabancı devletlerle doğrudan ilişki kurduğu, sözleşmeler, antlaşmalar imzaladığı bir yapıyı bir arada tutmaya çalışan Osmanlı, dönem Avrupası için bir anakronizm örneği teşkil ediyordu.

Yükselen denizci imparatorlukların sömürgelerinde, bilhassa da Britanya imparatorluğunda adem-i merkeziyet geçerli olabiliyordu; ama Osmanlı, beli