MilliyetSami Kohen17 Kasım 2020
Okunma: 4  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Sonraki Yazısı
Sami Kohen
Sami Kohen
Sami Kohen
17 Kasım 2020
Yeni Kıbrıs gerçeği

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın KKTC'yi ziyaretinde vermeye çalıştığı başlıca mesaj, Kıbrıs'ta yeni bir gerçeğin var olduğu ve dolayısıyla dünyanın da bunu dikkate alması gerektiğidir.

Bu ziyaretin zamanlaması ve bazı tepkilere rağmen yapılmış olması dahi, kendi başına önemli bir mesajdır. KKTC'nin 37. kuruluş yıldönümünde Erdoğan Lefkoşa'ya ilaveten "kapalı" Maraş'a da programına katarak yaptığı konuşmalar, Kuzey Kıbrıs'ın bağımsızlığını ve egemenliğini dünyaya yansıtmıştır.

Erdoğan'ın KKTC'nin yeni Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ile birlikte bu vesileyle verdikleri mesajlar, işte hep bu yeni gerçekle ilgilidir: İlk mesaj, KKTC'nin bağımsızlığının devam edeceği, dolayısıyla Kıbrıs sorununun çözümünün artık "eşit egemenliğe" dayalı iki devlet" formülü olacağıdır. Türk tarafı, bundan sonra masaya oturulacaksa, "birleşme"nin değil "ayrılma"nın parametrelerini ve detaylarını görüşecektir. Bu da "federal çözüme veda" demektir ve bunun adresi de Anastasiadis yönetimi ve yeni bir müzakere süreci hazırlıkları yapmakta olan BM Genel Sekreteri'dir.

Aynı şekilde, "kapalı Maraş"la ilgili mesaj da hem açık bir meydan okuma, hem de bir uyarı niteliğindedir. Türk tarafı 46 yıl sonra bu kentin statüsünü değiştiren bir adım atmış, onu kısmen açmıştır. Şimdi Erdoğan'ın verdiği mesaj, artık Maraş'ın tümünün iskâna açılacağı, bunun KKTC'nin toprağı sayıldığıdır. Bu "de facto" durum da Kıbrıs gerçeğinin önemli bir unsuru oluyor.

Kaçınılmaz sonuç

Eğer 40 küsur yıldır süregelen müzakerelerde, ta 1977'deki prensip anlaşması çerçevesinde, federal çözüm hayata geçirilebilseydik, bugün farklı bir Kıbrıs realitesiyle karşılaşabilirdik.

Türk tarafı yıllarca bunun umudu ve çabası içinde oldu: Gerçekten federal sistemde iki toplumun birlikte yaşaması ideal bir hedefti. Bu iki tarafın da "kazan kazan" esasına dayalı bir ortaklık ve birliktelik oluşturmalarını mümkün kılabilirdi.

Türk tarafı, bu sayede hayat standardını (güneydeki kadar) yükseltebilecek. AB'ye dâhil olabilecek, izolasyondan kurtulacak, ayrıca Türkiye de bunun kendi çıkarları açısında da yararlarını görecekti.

Ama ne yazık ki bu olmadı. "Federal sistem" ile ilgili prensip mutabakatı lafta kaldı: Ayrıntılara girilince, zıtlaşma bütün umutları yok etti.

Rum tarafı federasyon derken, Türkleri bir azınlık olarak gördü, adada gerçek bir ortaklık ve birliktelik değil, bir hâkimiyet ve üstünlük kurmayı amaçladı. Bunun en açık bir örneği de 2004'te Annan Planı'na karşı aldıkları tavırla kayda geçti.

Ya 'boşanma' ya da...

Yıllarca boşa geçen bu müzakerelerden sonra, şimdi ortada iki şık duruyor: