Yeni AsyaÖmer Faruk Özaydın15 Kasım 2020
Okunma: 5  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Sonraki Yazısı
Ömer Faruk Özaydın
Ömer Faruk Özaydın
Ömer Faruk Özaydın
15 Kasım 2020
Avrupa'da cemaatlerin erozyonu
Avrupa'ya ilk gelen ilk nesil, sarı öküzü alıp köyüne dönecekti ki, sıladakilerin fakirliği, gelenlerin burada gördüğü refah yüzünden ikinci üçüncü nesil derken, ilk gelenler tabutla geri dönüş yapıyor.

Vatanına ve ailesine bağlı bu ilk neslin; beraberinde seccadesini getirenler dini hayatına yerleştirirken, getirmeyenler de dünyanın refahına dalıp zaten zayıf olan dini büsbütün hayatından çıkarmış, hattâ başörtülü veya takkeli görüntülere "Avrupa'da yaşıyorsunuz, uyum sağlamamız lâzım Türkiye'yi böyle temsil edemezsiniz" nasihatleriyle! kendilerini inkâr ettiler. Gariptir ki bu kesim, hayata sadece dünyalık baktığından çocuklarını eğitime teşvik edip mühim mevkilere geldiler.

Bu gün her yerde doktor, avukat ve mühendislerimiz ihtiyaçlarımıza cevap veriyor.

Seccadeli kesimin ise; az da olsa memleketten getirdikleri görenek muhtevalı din zamanla mürura uğradığından, çocuklarına da sirayet etmeyip buradaki hürriyeti sefahete harcadılar. Ne tahsil ne de meslek, bomboş nesillere dadılık edip ne Almanca ne de Türkçe, garip bir dil peydah ettiler. Kitap, gazete okumak sadece Avrupa'lılara kalınca bizimkiler de arka sokakları arşınlayıp taşkınlıklarıyla hapishaneleri yol eylediler. Anne babalara da avukat tutup senelerce temizlikten kazandıkları paraları çocuklarını kurtarmaya harcadılar.

Zamanla buraya alışan ve seccadesini getirenlerin bir kısmı cemaat olma ihtiyacına binaen evvelâ Cum'a ve Bayram namazları için fabrika binalarını satın aldılar.

Daha sonra hemen her şehir ve kasabada camiler inşaa ederek Diyanet'in de desteğiyle imamlar getirdiler. Bu cemaat olma ihtiyacı bir yandan muhteşem mabedleri getirirken, diğer yandan da kendi cemaat ve tarikatını geliştirerek Türkiye'den gelen şeyh, ağabey ve kanaat önderleriyle bütün Avrupa'ya yerleştirmiş oldular.

Hizmetler 2010'a kadar böyle sürüp gitmiş, cemaatler kendi kabuğunda hizmetlerini yapıyor ve Avrupa'daki bu erozyondan kısmen muhafaza oluyorlardı.

Ancak 2011'den sonra Türkiye'deki çalkantılar AKP marifetiyle buraya sirayet edince, cemaatler de siyasetin göbeğine oturdular.

KENDİNE KARŞI MİLLİYETÇİLİK

Milliyetçilik; başka milliyetleri yutmadan, incitmeden aidiyet hissiyle kendi kültürünü, örfünü, âdetlerini anlatmak hattâ milletin şerefiyle iftihar etmek için diyalog dili adına olabilir. Ancak kendi milletine, bahusus ümmete karşı kullanmak nifak getirir.

Dünyada milliyetçilik değerleri yükselirken AKP'nin, bizim dışımızdakiler hain, haçlı, örgüt ayırımında milliyetçilik damarını kabarttığı gibi cemaatlerle beraber ülkücü kesimi de konsolide ettiler. Eskiden birlikte hareket etmeseler de, muhabbetle devam eden cemaatler arası uhuvvetin yerini, ötekileştirici ayrımcılık ve düşmanlık alınca, özellikle fısıltı gazetesi ve medyada ne söylendiyse inandılar.

15 Temmuz'dan sonra ise cemaatlerdeki bu erime dibe vurmuş vaziyette. Hattâ Nurcular da okudukları derslerin aksine diskur zehirlenmesine tutuldular.

40 senelik gece namazıyla, ezanla beraber cübbeli namaza duran ve günde en az 20 sahife Risale okuyan mübarek Nurcular da troll ve "a haber" zehirlenmeleriyle "halife gidecek" telâşında uhuvvet-i İslâmiyeyi Akdeniz'de Fatih gemisine bağladılar.

Bu milliyetçilik diskurları öyle bir hâl aldı ki, 10 seneye mukaddem dershanemizin r