KararMehmet Ocaktan16 Ekim 2020
Okunma: 4  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Mehmet Ocaktan
Mehmet Ocaktan
Mehmet Ocaktan
16 Ekim 2020
Eğer adalet ve hakkaniyet ölçüsü kaybolursa
Montesquieu "Kanunların Ruhu Üzerine" adlı eserinin girişinde diyor ki: "Cehaletin hüküm sürdüğü bir çağda, insanlar en büyük kötülükleri yaparken dahi, herhangi bir şüphe duymazlar. Aydınlık bir çağda ise, insan en büyük iyilikleri yaparken dahi korkuyla titrer."

Günlük hayatımızda sıklıkla karşılaştığımız hukuksuzluklar, adaletsizlikler, ya da vicdanımızı sızlatan hakkaniyetsiz tutumlar karşısında bazen yüksek sesle, bazen de korktuğumuz için sözcükleri yutarak içimizden isyan ederiz, kimse duymasa da...

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, yıllarca adaletin, merhametin, hakkaniyetin dinin esası olduğunu söyleyen dindarlar bile vicdanlı olmaktan, "Adem" olmaktan vazgeçmiş durumdalar.

Hal böyle olunca, dinin esasını oluşturan adalet ve hakkaniyet kavramları sadece ilahi metinlerde kalmış ve insanların hayatına sirayet edememiştir. Oysa Kur'an'da adalet sıfatından mahrum olan kişi dilsiz, aciz ve hiçbir işe yaramayan köleye benzetilerek böyle birinin, adalet faziletini kazanmış, dolayısıyla doğru yolu bulmuş olanla bir tutulamayacağı bildirilmiştir. (en-nahl 1676) Kısacası ayette adaletin bir kemal sıfatı olduğuna işaret edilmiştir.

Daha net olarak ifade etmek gerekirse, Kur'an'a göre adaletin ölçüsü, yahut tek dayanağı hakkaniyettir. Eğer devleti yönetenlerde hakkaniyet ölçüsü kaybolursa, o ülkede hukuk devleti ilkelerinin işlemesi de, adaletin tecellisi de mümkün değildir.

Bugün içinde bulunduğumuz hali bu perspektiften değerlendirdiğimizde, hakkaniyetsizliğin, adaletsizliğin gerek kurumsal, gerekse toplumsal manada ne tür acılara yol açtığını daha yakından görürüz.

Maalesef bugün öylesine bir duyarsızlık hali yaşıyoruz ki, insanlar herkesin gözünün önünde cereyan bir haksızlığı, hukuksuzluğu en azından anlamak yerine, yıllardır bellediği ezberlerine göre bir hikaye yazmayı tercih ediyor.

En son Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım'ın Twitter'in coşkusuna kapılarak "Işıklar yanıyor" şeklindeki düşüncesiz paylaşımı, bu konuda ibret verici bir örnektir. Malum, hafızalarımızda bu tür sözler eski Türkiye'de "darbe iması"na işaret eden bir ifadedir. Ancak işin özüne baktığımızda, AYM üyesi Yıldırım'ın da 'özür' dileyerek açıkladığı gibi bu sözler eski Türkiye'yi çağrıştıran bir içeriğe sahip değildir.

Ancak iki-üç gündür koparılan fırtınaya baktığımızda, meselenin başka bir mecraya taşınmak istendiği çok açık. Bir kere Anayasa Mahkemesi bugün geçmişin "vesayetçi" anlayışına göre değil, tam aksine "hukuk devleti" ilkelerine bağlı ve özgürlükçü bir çizgide hareket etmeye çalışıyor. Dolayısıyla, bu paylaşımdan "darbe iması" çıkarmak isteyenlere buradan ekmek çıkmaz...

Kaderin cilvesine bakın ki geçmişin "vesayetçi" anlayışına karşı çıkanların, bugün hukuk normlarına sadık kalmaya çalışan Anayasa Mahkemesi'nin kararlarından rahatsızdırlar. Eğer bu olay karşısında sesini yükseltenlerin derdi gerçekten hukuk olsaydı, AYM'nin CHP Milletvekili Enis Berberoğlu ile ilgili yeniden yargılama kararını tanımayan ve anayasal düzene karşı çıkan alt mahkemenin kararına itiraz etmeleri gerekirdi. Ama ne yazık ki iktidar cenahı, açıkça anayasaya karşı çıkarak bir bakıma "hukuk devleti"ne darbe niteliği taşıyan alt mahkemenin kararını eleştirmek yerine, AYM üyesinin paylaşımından "hayali darbe"