Yeni AsyaM. Latif Salihoğlu16 Ekim 2020
Okunma: 5  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
M. Latif Salihoğlu
M. Latif Salihoğlu
M. Latif Salihoğlu
16 Ekim 2020
"Feyziler"den Ahmed Feyzi
Bediüzzaman Hazretleri'nin, hayatını Risâle-i Nur'a vakfetmiş olan "Feyzi" isminde üç mühim talebesi var: Bunlardan biri, Kastamonu'lu Nur kahramanı Mehmed Feyzi (1912-1990); İkincisi, Denizli Kahramanı Hasan Feyzi (1895-1946); Üçüncüsü ise, Isparta (Uluborlu) kahramanlarından Ahmed Feyzidir.

(1896-1972)

İşte, bu üçüncü sıradaki Ahmed Feyzi, aslında Risale-i Nurlar'ı ilk okuyup tanıyan şahsiyettir. Üstad Bediüzzamanla şahsen tanışması daha sonra olmuştur.

Bugün onun vefat yıl dönümüdür. 16 Ekim 1972'de Antalya'da vefat etti. Mezarı İzmir-Aydın yolu üzerindeki Selçuk'a bağlı Çamlık kabristanındadır. İki sene evvel mezarını ziyaret edip Fatihalar okudum. Cenab-ı Hak, ona rahmet ve mağfiret eylesin.

p style"text-align: center;"

Ahmed Feyzi (Kul), 1944'te Denizli ve Mart 1948den itibaren de Afyon Hapishanesi'nde Üstadıyla birlikte yatmış ve mahkemede fevkalâde cesurane müdafaalarda bulunmuş bir kahramandır. Hem, öylesine bir cesaretle müdafaa yapmış maharetli bir hatip idi ki, Üstad, muallim mektebi mezunu olmasına rağmen onun için Nurun asıl avukatı budur demiştir.

Yalnız, cesarette aşırı derecede ileri gittiği zamanlar da olmuş ki, Üstad Bediüzzaman, bu pervasız talebesini frenleme cihetine giderek onu daha ihtiyatlı davranma hususunda ikaz etme gereğini duymuş. On Dördüncü Şuâda yer alan bir mektubunda, şöyle der, Üstad Bediüzzaman: "Ben onun (Ahmed Feyzinin) bin kusurunu görsem, ondan gücenmem. Fakat, Nurlar'a zarar gelmemek için, cesurane ve ihtiyatsız hareketten bir derece çekinmek lâzımdır."

Üstad Bediüzzaman henüz Barlada (1926-1934) iken Risale-i Nuru okuyan ve bu iman-Kurân hakikatlerine dair mektuplar yazan Ahmed Feyzinin bazı mektupları Barla Lâhikasında yer almış. Ayrıca, bazı hatıra notlarından edindiğimiz bilgilere göre, Ahmed Feyziye Risale-i Nuru tanıtan ve okumasına vesile olan zat, Milaslı Halil İbrahimdir. Emirdağ Lâhikası-1, s. 54te yer alan Üstad Bediüzzamana ait mektubun bir bölümünde, hem bu metin Nur şakirdinden, hem de Hasan Feyzi ile Ahmed Feyziden şöyle bahsediliyor:

"Milaslı Halil İbrahim, hakikaten Risale-i Nurun demir gibi metin ve sarsılmaz bir şakirdidir. O kasaba onunla iftihar etmeli. Hem o zatın, hem Hasan Feyzinin haddimden yüz derece ziyade hüsn ü zanları neticesinde yazdıkları parlak manzum iki parçayı, Risale-i Nura hitap ediyorlar ve benim ehemmiyetsiz şahsımı perde ve arizi bir ünvan olarak yapmışlar diye kabul ediyorum.

Yoksa benim ne haddim var ki o meziyetlere sahip olayım. Hem ona, hem Risale-i Nurun avukatı Ahmed Feyziye ve arkadaşlarına ve eski kahraman kardeşlerimizden Şefike çok selâm ve duâ ediyoruz.

2004 yılı Temmuz ayında yine bu köşede merhum Hulusi Yahyagilin ağzından orijinal bazı hatıraları naklettik. O hatıra notları, 1969 yılında kendisi ile Nurun ilk sadık talebelerinden Ahmed Feyzi Kul arasında geçen bir konuşmadan alınmıştı. Muhterem Mustafa Birlik tarafından ses kasetine kaydedilen bu sohbet metnindeki merhum A. Feyzi Kula ait olan kısmı için, ileride inşaallah bir vesile ile onları da neşrederiz demiştik. Onun vefat yıl dönümü bilvesile olsun.

p style"text-align: center;"

Nurun ilk kahramanlarından ve Üstad Bediüzzamanın en sadık talebelerinden olan Ahmed Feyzi Kul, aslen Uluborlulu (Isparta) olup uzun yıllar İzmir havalisinde ikamet etmiş. 16 Ekim 1972de Hakkın rahmetine kavuşan Ahmed Feyzinin mezarı, ikamet mahalli olan İzmirin Selçuk ilçesi Çamlık Köyü Kabristanı'ndadır.

Vefatından iki-üç yıl evvel İzmirde Mustafa Birlik Ağabeyin evinde Hulusi Yahyagil ile bir araya gelen Ahmed Feyzinin arasında uzun süren tatlı bir sohbet gerçekleşir. Mustafa Birlikin kaydettiği bu sohbetin mevzuu, Üstad Bediüzzaman ve Mehdiyet hakkındadır.

Muhterem Yaşar Kul, merhum Ahmed Feyzinin oğludur. Geçen sene e-mail yoluyla gönderdiği mesajında şunları ifade ediyordu: "Bendeniz, Ahmed Feyzi Kulun oğluyum. Kasetteki sesin merhum babama ait olduğuna şehadet ederim." Bu uzun sohbetin Hulusi Yahyagile ait kısmını daha evvel yayınlamıştık. Şimdi de, sizlere o sohbetin merhum Ahmed Feyzi Ağabeye ait kısmının geniş bir özetini takdim ediyoruz.

Ahmed Feyzi, konuşmalarında Üstad Bediüzzamanın hakikî manevî hüviyetini setrettiği noktası üzerinde ısrarla duruyor ve bunun geçerli sebeplerini, hikmetlerini izaha çalışıyor. İşte söyledikleri...

AHMED FEYZİ KUL ANLATIYOR

Bu Zat (Bediüzzaman), nihayet eser yazmış. Eserlerini okumuş ve okutmuş. Eserleri Kurân-ı Kerîmin esrar ve meanisine müteallik. Diğer mütefekkirlerin, âlimlerin, hocaların da eserleri böyle olduğu halde, bu zatın-eserlerinin-bu kadar rağbete mazhar olması, elbette bu zata yapılan inayet-i İlâhiyenin çok fazla olduğuna dair bizi ikna ediyor.

Sohbetimizin başından beri bahsedildiği üzere, Nur Risaleleri'nde, başka eserlerde görülmeyen, tartıya, ölçüye gelmediği halde insanın hiss-i seliminin takdir ettiği bir müstesnalık var. Haydi fevkalâdelik demeyelim; onun tabiriyle Kurânın bu asırda zuhur etmiş bir mu'cize-i maneviyesi de demeyelim.

Belki bu, Risale-i Nuru tanımayanlara karşı büyük bir iddia olur. Fakat, bu derece kıymetli asar, ne için böyle sadattan (seyyid) olduğu açıkça belli olmayan bir zata verilmiş Ayrıca kendisinde Sünnet-i Seniyyeye harfi harfine riayetteki bu derece tevfik nedendir

Ahir zamanda iman kurtarmak, büyük bir milletin imanını siyanet (muhafaza) etmek gibi ağır ve mühim bir vazife niçin bu zata verilmiş de, bu kadar mühim bir vazifenin başarılması için, niçin vazifenin esas sahipleri olan sadattan bir zat çıkmamış Sonra bu zat diyor ki: "Biz ileride gelecek olan bir zatın yapacağı vazifeye ihzarat (hazırlık) yapıyoruz."

Amma akabinde de, O zat gelecek, bu eseri program yapacak diyor. Programı hazırlayan mı mukteda-bihtir, programı tatbik eden mi Tatbik eden madundur. Makamı ne kadar yüksek olursa olsun! (Yani, programı hazırlayan, tatbik edenden daha üst makamdadır, amir durumundadır.)

Demek bu zat açıkça diyor ki: (vazifeli olarak gelecek zatlar) Bu eseri tatbikle mükelleftirler, memurdurlar. Şimdi bu eseri vücuda getiren, ortaya koyan bir zat mı metbudur, yoksa alelıtlak bir tatbikatçı mı

Bu itibarla, o kendisini ne kadar setretse, mahiyetini gizlese de, bizim bu zat hakkındaki haklı hüsn-ü zannımızın hiçbir mantıkla, hiçbir şekilde sarsılmasına imkân olmuyor. Bunun için, bütün sadatın da kendisine tevcih-i nazar etmesini de dikkate alarak, biz öteden beri bu zatın ahirzamanda gelecek ve İslâma büyük hizmet edecek, İslâmı dalâletten, küfürden kurtarmaya vesile olacak zat olduğu kanaatındayız.

Çünkü, bugünkü realite budur. Önümüzde bu hizmet görülüp duruyorken ve bir cemaat-ı sadıka bu zatın peşinde kemal-i azimle hiç yolunu şaşırmayarak yürümekte bulunurken ve kendisindeki mahviyet, tevazu, şahsiyetinden tamamen tecerrüd etmek, kendisini merci olarak kabul etmemek; ancak ilmi, ancak Kurânı merci olarak kabul etmek, istiğna-i tam gibi halleri, ne kadar setretse de, bizim aklımızı bu zatın mahiyetine ve ahirzamanda gelecek vazifedarın kendisi olduğuna tevcih ediyor.

Evet, zamanın siyasî icabları vesairesi bakımından belki kendisini setre memurdur; kendisini setretmiş olabilir. Amma bu mezkûriyetin ilelebed devam etmiş olması ve bizim bir cehalet karanlığında bir ama-i tefekkürde kalmış olmaklığımız, sonuna kadar devam edemez. Bu insanlar, kimin peşine düştüklerini ve bu dâvânın hangi dâvâ olduğunu anlamak zaruretindedir. Şimdi bir nokta daha.

Meselâ, diyor ki: "Ey muhatablarım, ben çok bağırıyorum. (Bağırdığını işiten yok.) Zira, asr-ı salis-i asrın minaresinin başında durmuşum."

Aaa, on üçüncü asrın bir minaresi mi var Onun başında bu zat durmuş! "Sözde medeni, ondan sonra dinde laubali olan medenileri camiye dâvet ediyorum." Bu cümlenin "Ben bir memur-u mahsusum, on üçüncü asrın hidayete dâvet memuruyum" demekten başka, ne gibi bir manası var

Öyle olmasına rağmen, bu zat birçok yerlerde mahiyetini açıkladığına göre, bizim hâlâ da "Kapat, kapat orayı, mahiyetini karıştırma, eserler önemlidir" dememiz uygun mudur Bu eserlerin bizzat ona verilmesi, ihsan edilmesi karşısında bizim durmamız, duraklamamız ve düşünmemiz icab eder.

Bu zat, ancak sülâle-i tahirden olabilir. Bu eserler, madem ki fevkalâdeliğe sahiptir, o halde onları hamil bulunan zatın da fevkalâdeliği anlaşılır. Kurân, Fahr-i Kâinata (asm) verildi. Onun en parlak, en mükemmel tefsiri ve izahı niçin bu zata verilmiş O halde, bizim böyle bir zatın değerini anlamaklığımız, vazifemizin ciddiyetle, azimle takibi için bence elzemdir. Biz fikrimizi açıkça söylüyoruz. Herkesin temyizi var, hiss-i temyizi...

Ben altı adet eserin yazılmasına şahid oldum. O da iki hapishanede. Biri Denizli, diğeri Afyon hapsinde. Her iki hapishanede de, o kadar tekayyüz, yani bir kelime bile yazılmaması için şiddetli bir baskı vardı.

Ve, hiçbir yazının içeri girmesine, dışarı çıkmasına, kuş uçmasına (zahiren) imkân yoktu. Bu şartlar altında altı eser yazıldı. Bilhassa Meyve Risalesi... Meyve Risalesi, bir şaheserdir. Tamam Denizlide başgardiyan elde edildi. Üstad ayrı, tek hücrede, biz de ayrı ayrı koğuşlardayız.

Ispartalılar bir koğuşta, oraya gönderiyorlar hep. Kâğıt yok, bir şey yok, imkân yok. Mahkûmlar, tabiî sigara içiyor. Paketlerin kâğıdını atıyorlar. O kâğıtlar alınıyor, üç satır yazı yazılıyor. Gardiyan, başgardiyan "Hafız Ali!" diyor, Hafız Ali çıkıyor, yazıyı alıyor. Üç satır, ertesi gün beş satır daha...

Meyve Risalesi böyle tamamlanıyor. Bugün Meyve Risalesini okuduğunuz zaman, ondaki azamet-i ifade karşısında insan donakalıyor. Böyle yazıldı, bunu ben gördüm. Sonra daha garip bir şey var. Altı eser bu şekilde bütün imkânsızlıklar, memnuiyetler içerisinde yazıldı. Dışarıya çıkmasına imkân ve ihtimal bile yok.

Ama, bu eserlerin hepsi de dışarıya çıkıyor, dışarıda neşrediliyor. Biz buna şahidiz. Hatta, bir gün bir tek pusula yakalanmış, pusula! Afyonda. Bu pusula için öyle tahkikat yaptılar ki... Buna rağmen, o bizim büyük Afyon müdafaası ve daha neler dışarıya çıktı. Onlara hiçbir şey olmadan.

Dışarıda da intişar etti. Ve neşredilenlerden de bir nüsha temyiz başsavcısına verildi. Öyle olduğu halde, ağır ve şiddetli hücumu olan bir müdafaa olmasına rağmen, baş müdde-i umumi (baş savcı) benim beraetimi talep etti! Bu harikulâdedir, görülmemiş bir şeydir. Ben, Bediüzzaman Hazretleri'nin en az yüzlerce kerametine şahit olmuşumdur.

Zahir kerametine şahit olmuşumdur. Fakat, en küçük bir keramet bile zuhur etse, hemen: Hizmetin kerametidir, Nurun kerametidir, benimle alâkası yok derdi. Bir gün, neyse kusura bakma, istidracen söyleyiveriyorum. Emirdağına gittim. Beni hemen içeri aldı, biraz sohbetten sonra dedi ki: Kardaşım, sen bugün behemahal buradan git, zira buranın kaymakamı çok münafık, bir hadise çıkarma ihtimali var.

Emri alınca, hemen çıktık. Mehmed Çalışkanın dükkânına vardık. Onlar yemek hazırlamışlar. Siz yemek hazırlamışsınız, ama ben emir aldım, vasıtaya bakıverin dedim. Onlar Ooo... vasıta bir defa geliyor buraya, o da gitti. Senin fazla paran varsa, hususî bir taksi tutalım, seni gönderelim dediler. Nerde Hacı Ahmedde kav çakmak! Bugün, burada mecburi kalıyorsun dediler. Aman dedim, Üstad duyarsa ne hale gelirim sonra Ona haber vermemek şartıyla...

İkindi oldu, camiye sapa yerlerden gittik ve geldik. Büyük bir camileri vardı. Mehmed Çalışkanın evine kapandık. Orada misafir kalacağız, başka yolu yok. Ertesi gün gidilecek. Akşam, Allah ne verdiyse yedik. Misafirler gelmeye başladı. Hâkim, doktor gibi hep yüksek tabakadan insanlar, hepsi de müdakkik.

Bana kabir suali sormaya başladılar. Bir fütuhat geldi, gece yarısına kadar, hiç aklıma gelmeyen şeyleri orada inayet-i İlâhî ile onlara söyledim. Artık bu gece tam doyduk, bütün müşkillerimiz halloldu dediler. Gece yarısı dağıldılar. Biz de yatsıyı kılıp yattık.

Sabah namazından sonra gitmeye hazırlanırken, Zübeyir geldi. Kardeşim, Üstad Hazretleri sizi istiyor dedi. Eyvah, yandık dedim. Mehmed Çalışkana dönerek Kalk bakalım, suç senin, beni göndermeyen sensin dedim. O da Sen korkma dedi. Ve, Üstadın yanına gittik. Ben önünde diz çökerek oturdum, Mehmed Çalışkan ayakta, sonra o da oturdu. Bize niçin kaldın, niye gitmedin gibi bir şey demedi:

Kardaşım, bu gece kalmanız çok isabetli oldu, çok isabetli oldu dedi. Sanki, mübarek gece konuşulanları aynen dinlemişti. Yani, o gece yapılan sohbet Üstad tarafından aynen telkin edildi, tasarruf edildi. Daha başka neler söyledi, hatırlamıyorum. Biz buna benzer daha neler gördük, kardaşım. Ne hadiselere şahidiz.

Üstadın önünde, gönlünden geçen bir şeyin cevabını, daha ağzını açmadan, almamak mümkün değildi.

Bir de, Üstadın yanında bir istinsah (elle yazarak çoğaltma) işimiz oldu. Abdülmecid Efendi Asa-yı Musa'yı Arapçaya tercüme etmiş. Üstad Hazretleri de, Mehmed Feyzi Efendiye haber göndermiş, fakat o hastalığından dolayı gelememiş. Ben de o zaman Ankaradaydım. İstanbuldan birisi geldi.

Üstadın canı çok sıkılıyor dedi. Hayret, ne var, ne için dedim. Asa-yı Musayı istinsah ettirecek, Mehmed Feyzi Efendiye haber göndermiş, o da hastayım demiş, Arapçayı herkes yazamaz ki, Arapçanın imlâsına tam vakıf olarak yazmak lâzım dedi.

Ben İstanbula gitmekten çekiniyordum. İstanbula gitmeye maddî gücüm de müsait değildi. Şöyle bir düşündüm. Eee Ahmed, sana bir vazife düştü. Bu vazife senin dedim. Derhal gidip bu yazıyı yazacaksın. Sungur da oradaydı. Sungura Kardaşım, ben İstanbula gideceğim dedim. Aman, ne çabuk karar verdin dedi.

Ben de Her halde bizim gitmemiz lâzım, ama ben Hüsnüyü de götüreceğim dedim. Sungur Ağabey, sen bilirsin dedi. Ertesi gün kendi paralarımızla otobüs biletlerini aldık. O zaman Ankaradan İstanbula on liraya gidiliyordu. Paranın ehemmiyetine bak. Trenle filan gitmek bizim için mümkün değil.

Bizi uğurladılar. Epey yol aldıktan sonra, Hüsnü bana dedi ki: Ağabey, biz oraya gece yarısı varacağız. Bu otobüs Sirkeciden Fatihe Reşadiye Oteli'ne varana kadar gece yarısını geçecek. Üstadın yanındaki kardeşler de evlerine gidecek. Bizi de Reşadiye Oteli'ne kimse almaz. Biz orada meydanda kalacağız dedi. Ben gayri ihtiyari Kardaşım merak etme, bizim buradan oraya gittiğimizi söylerler ona dedim. Hiç ... Kim söyleyecek

Bizim ne gittiğimizden, ne de geldiğimizden kimsenin haberi var. Neyse, Üsküdara vardık. Araba vapurunda sıra bize gelip Sirkeciye varana kadar gece yarısı oldu. Hemen alel-acele indik, bir taksi tuttuk. Hücum.... Fatihe. Ben eskiden İstanbulu bilirim. Şehzade başından geçerken, Hüsnü Ağabey, kardeşler geçiyor dedi. Ben de İn, onları çabuk yakala dedim. Arabadan indi ve onları yakaladı.

Bana doğru geldiler, sarılıp kucaklaştık. Ben İstanbula bir şeyler götürmüştüm, onları koltuklarına aldılar. Onların yerine, yani Süleymaniyedeki o şimdiki malûm yere gittik. Şimdi Almanyada bulunan Abdülmuhsin kardeş gülmeye başladı. Ne gülüyorsun dedim. O da Sorma, biz hiç bu yoldan geçmiyorduk, Şehzadebaşından.

Hadi bugün de bu yoldan gidelim dedik. Sonra, daha garip bir şey var dedi. Ben Ne o dedim. Üstad Hazretleri, bugün Ekmek alın bana diye tutturdu. Canım Üstadım, ekmeğimiz çok, sana bunun bir tanesi