Hürriyetİlber Ortaylı21 Şubat 2021
Okunma: 5  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Sonraki Yazısı
İlber Ortaylı
İlber Ortaylı
İlber Ortaylı
21 Şubat 2021
Yanlış bir misilleme

Bize göre YÖK uygulaması mümkün olmayan ve aynı zamanda hukukun genel bir kurumuna, yani ahde vefa ve akit kurallarına aykırı bir karar aldı. Şu anda Galatasaray Üniversitesi'ne gelen Fransız profesörlere Türkçe öğrenmeleri zorunluluğu konuyor (B2 grubu), aksi takdirde görev yapamayacaklarmış.

Bu, Fransa'daki Türk öğretmen ve din görevlilerine Fransızca mecburiyeti koyan kurala bir tepki, mukabele-i bilmisil oluyor; tabii ki öyle değil. İlkokul ve ortaokulda Türk çocuğuna öğretmen olarak giden ve orada çalışan Türklere dini hizmet ve tedris vermeye gidenlerin Fransızca bilip bilmemesi gerektiğini tartışacak değilim. Ama Galatasaray'a gelen Fransız profesörlerin, hele hukuk ve sosyal bilimlerdekilerin Türkçe bilmemesi daha iyidir. Çünkü zaten eğitimde Türkçe okutulacak dersleri ve branşları Türkçe okutuyoruz. Hâlâ devam ettiğim ve 20 yılı aşan tedrisatta hukuk tarihi dersini sadece Erasmus mübadillerine ve bir de yaz kursunda olmak üzere birkaç kere Fransızca vermek zorunda kaldım. Birtakım dallarda Fransızca ders yapılıyorsa bu gerekli olduğundandır. Aynı dersin bir başka alternatifi Türkçe de veriliyor.



BU SAATTEN SONRA OLMAZ

Sosyal bilimler ve hassaten hukuk dalında Fransızca eğitimin faydaları tartışılmaz. Zaten Galatasaray Üniversitesi kurulurken Fransa ile bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmada böyle bir mecburiyet yoktur. Buraya gelenlere bu saatten sonra Türkçe öğren demek, hukuk ilkelerine (akid prensiplerine), ahde mugayirdir.

YETERİNCE TERCÜMAN YOKTU

1933 Üniversite Reformu ki birtakım kimseler çok tenkit ediyorlar, gelen profesörlere Türkçe öğrenme mecburiyeti koymuştu. Zira derslerin Türkçe verilmesi zaruriydi. Tercüman kadrosu yetersizdi. Alman hocaların yanında Fransız hocalar da vardı, derslerinin tercümesini yapacak sayıda asistan ve görevli bulmak mümkün değildi. Asıl önemlisi de Hitler'den kaçıp Türkiye'ye sığınan hocayla (Fransa ile yaptığımız müstakil anlaşma dolayısıyla), buraya gelen Fransız'ın durumu aynı değildir, bu açık.

AMACI HUKUKÇU YETİŞTİRMEK

YÖK'ün bu kararı Galatasaray Üniversitesi'ni yaralar ve bu üniversiteden beklenen milli görevin de yerine getirilmemesiyle sonuçlanır. Zira herkesin malumudur, Avrupa'daki divanda Strasbourg'da aleyhimizde tonlarla dava açılıyor. Bunların çoğunu kaybediyoruz. Hepsi de haksız olduğumuzdan, adaletsiz davrandığımızdan değil, düpedüz hukukumuzu savunacak kadrolarımız yok. Bunun için bu fakültenin kuruluşunda rahmetli büyükelçi Coşkun Kırca'nın büyük gayreti görülmüştü. Yine aynı şekilde Dr. Yiğit Okur ve onların destekçisi ve ikisinin yakın arkadaşı İnan Kıraç'ın yardımı unutulamaz. Vakıf da bunun için kurulmuştu. Coşkun ve Yiğit beylerin Fransızcası mükemmeldi. Yiğit Bey beynelmilel şöhreti olan bir hukuk insanıydı. İnan Kıraç da zaten Galatasaraylıdır. Bu üniversite ön planda Fransız kültürünü yaymak için kurulmuş bir yer değildir. Türk hukukçusunun beynelmilel sahada savunma kabiliyetini temin etmek içindir ve kurumda çalıştığım 20 yılda bunu gördüm, verimli sonuçlar alındı ve alınıyor.

ŞÖHRETİMİZİ ZEDELER

Bu gibi ahde vefa kuralı dışındaki kararlara hükm-î karakuşî denir ve memleketin gayreti, hukuka riayet konusundaki şöhretine karşı bir davranıştır. Lütfen tashih edin! Fransa'daki öğretmen ve din görevlisine uygulanmaya kalkılan Macron tipi edepsizliği savunacak değilim. Ama bu mukabeleyi uygulamak mantık dışıdır ve bize zararlıdır. Konu üzerinde büyükelçi Selim Kuneralp'in finansveticaret.com adlı internet sitesinde yer alan "Galatasaray Üniversitesi'nde neler oluyor" başlıklı makalesini fevkalade düzgün buluyorum. Yeterince teferruata dikkat edilerek açık dille yazılmıştır.

DOĞAN CÜCELOĞLU

Doğan Cüceloğlu'yla yakın zamanda tanıştık, dost olduk. Kuşkusuz daha önce yazdığı kitaplardan, konferanslarından haberdardım. İddiasız, sakin bir kişiliği vardı. Dalında iyi yetişmiş bir uzman olduğu açıktı. Eğitim gördüğü kurumların, bilhassa Amerika'dakilerin niteliği üzerinde bilgim var. İstanbul Üniversitesi ve Illinois'da okudu. Chicago çevresinde üniversiteler genellikle iyi öğretmen yetiştirecek bölümleri beslerler. Benim de yazarı olduğum Kronik Kitap'ta Deniz Bayramoğlu ile yoğun bir çalışma yaparak, son kitabı "Var mısın"ı çıkardılar. Hem yayınevindeki personelin hem de Deniz'in, Cüceloğlu'nun ani ölümü üzerine çok üzüldüklerini belirtmem gerekir.

TOPLUMUN YOL GÖSTERİCİSİ

Güler yüzlü, sempatik, şefkatli ve beyefendi bir insandı. Şüphesiz ki her toplum gibi Türk toplumunun da böyle sevgi dolu, mutedil, yol göstericilere ihtiyacı vardır. Eğitim bilimlerinde çalışan gençlerin örnek alacağı hocalardan biri. Vedide Baha Pars'tan beri Türk maarifinde Amerika'da eğitim gören uzmanların yeri ayrı. Doğan Cüceloğlu internette rahatlıkla bulunabilen program kayıtlarıyla ve eserleriyle bu camiada yaşamaya devam edecek.

DEMİR ÖZLÜ

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi asistanıydı, o dönemini bilmiyorum. 1950'li yıllarda "Pazar Postası"nı çıkaran genç gruptandı, edipti, renkli bir kişiliği vardı. Özellikle "A Dergisi" ve "Yeni Ufuklar"da tanındı. Küstahlık ve boş sözle alakasız, kendine güveni olan bir genç aydın. 12 Mart'tan sonraki savunmalarıyla da dikkati çekti. Bunu şöhret için yaptığını söyleyemeyiz. Zaten edebiyat alanında meşhurdu.



KÖKSÜZ BİR DAVRANIŞTI

12 Eylül sırasında birçok insan gibi onun da vatandaşlıktan çıkarılması bence tamamen köksüz bir davranıştır. Bizim topraklarımızda, bizim dilimizde doğan insanın vatandaşlığını üstünden alıp tekrar giydiremezsiniz, bu gömlek değildir. Eski Yunan şehirleri ve İtalyan cumhuriyetlerinde bile istenmeyenlere "ostrasizm" dediğimiz, dışarı yollama, ihraç, sürgün cezası verilirdi. Vatandaşlık insanın kaderidir ve ilahi yargıdır, ancak ölümle biter. Maalesef Demir Özlü genç yaşta yoruldu ve dışarıda yaşadı. Orada evlendi ve çoluk çocuğu oldu. Aklı her zaman buradaydı.

EDEBİYAT İNSANLARI

Demir Özlü, kardeşi Tezer Özlü Kıral ve sevgili dostum Sezer Özlü Duru bu memlekete üç edebiyat insanı olarak hizmet eden kardeşlerdir. Tezer iki dilde rahat roman yazardı, Almanca ve Türkçe. Sezer'in çevirileri ise bizim dil için bir kazançtır. Demir'i ise bir kuşak değil, İstanbul'u sevenler her zaman İstanbul edebiyatı içinde hatırlayacaklardır. Eserleri İstanbul'a değinse de değinmese de İstanbul kokar. Beyoğlu'nu tarihi ve folkloruyla, gürültüsüzce hissettirerek yazan odur.

X(".sharePop").click(function () {console.log('girdi...');mainShareContainer (".popDiv");if ((this).attr("id") "emailFromTop") {(mainShareContainer).appendTo(".epostaGonder");(".altOk").css("display", "none");if ((mainShareContainer).find("div.ustOkPop").length) {(".ustOkPop").css("display", "block")} else {("").appendTo(mainShareContainer)}} else {(mainShareContainer).appendTo(".arsivEkle");(".ustOkPop").css("display", "none");(".altOk").css("display", "block")}var m parseInt((this).attr("lpos"));var n parseInt((this).attr("tpos"));var l parseInt((this).attr("ph"));var k l 20;var g parseInt((this).attr("pw"));var h g 20;(mainShareContainer).css({ width: g "px", height: l "px", left: m "px", top: n "px" });(".popFull").css({ width: g "px", height: l "px" });(".kapatBut").css({ left: (h - 33) "px" });(".altOk").css({ left: ((h 2) 70) "px" });(".popFull").html("");('').appendTo((".popFull"));(mainShareContainer).show();return false});(".kapatBut").click(function () {(".popDiv").hide();});Atatürk'ün projesi Balkan Paktıİlber Ortaylı 14 Şubat 2021 9 Şubat 1934 tarihinde Atina'da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında bir pakt imzalandı. Bu paktın inşası, ön planda Türkiye'ye aittir ve Atatürk'ün projesidir. Sosyalist blokun ortaya çıkması, İkinci Cihan Harbi savaşından sonra Sovyet-Amerikan ekseninde ittifak sisteminin gelişmesi, bu yapıyı dağıttı.

Daha önceden Türk-Yunan geriliminin bitişi, Venizelos'un Ankara ziyaretiyle başlamış sayılabilir. Türkiye-Yunanistan özellikle, Yunanistan'ın üzerinde ısrarla durduğu ve büyük devletlerce de empoze edilen mübadeleden sonra müspet bir raya oturmuştu. Hitler'in Almanya'daki iktidarı henüz ciddi bir atılımı olmadığı halde nutukları ve ideolojisi ile Avrupa'daki ilhak teşebbüslerinin Aristide Briand-Gustav Stresemann (Locarno) Antlaşması'nın dahi ihlaline söz konusu olduğu bir devirde, bu ciddi bir girişimdi.

ANA SEBEP İTALYA

Sovyetler Birliği, Balkan ülkeleri için bir tehlike teşkil edecek dönemde değildi. İtalya ise savaş kapasitesinin ötesinde Doğu Akdeniz'deki eğilimleri belirten Faşist Parti'nin nutukları dolayısıyla Balkan Antantı'nın kurulmasındaki ana sebeplerdendi. Romanya, Hitler ve müttefiklerinden çekindiği için bu pakta yanaşmıştı. Ayrıca Sovyet tehlikesini de tarih dolayısıyla küçümsemediği açık. Özellikle Bulgaristan ise Yunanistan ve Romanya ile olan sınır sorunlarından dolayı, bu paktın dışında kaldı ve ön görüşmelerde azınlıkların statüsünü bahane etti. Gerçekten Romanya'da Bulgar azınlık vardı ve Bulgaristan, Yunanistan içinde kalan Makedon nüfusu başlıca bir problem olarak benimsemiştir. İtalya konusunda ise Türkiye, Yunanistan ve Yugoslavya Krallığı arasında ciddi bir fikir ve işbirliği vardı. Ne var ki Venizelos paktın imzalamasından sonra İtalya ile de ilişkilere girerek ayrı bir politika geliştirecek ve Roma'yı ziyareti tercih edecekti. Buna karışlık Yugoslavya ile Türkiye bu konuda daha sabit ve tutarlı bir işbirliğini sonuna kadar devam ettirdiler. Pakt sırasında ebedi dostluk ve tarihi beraberlik söyleminin varlığı bile dikkat çekicidir. Başbakan Konstantinos Tsaldaris'in İnönü'yü ziyareti sırasında Türk basınında bu gibi yazılar görüldü ama asıl önemlisi İkinci Cihan Harbi'nden sonra Balkanlar'daki Komünist Rusya tehlikesine karşı Yunanistan'la Türkiye ilişkilerinin ismi geçen başbakanın lisanında (Bizde Çaldaris diye telaffuz ediliyor) konfederasyon sözüne dönüşeceği görülecektir.



ENTERESAN MADDELER VARDI

Yazının Devamını Oku Türkiye'nin yakın tarihinin canlı tanığı... Cahit Kayraİlber Ortaylı 7 Şubat 2021 Cahit Kayra'yı bundan 20 yıl önce tanıdım. Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı. Devletin sorumluluğu ve hesap sormayan bir halka karşı, hesap verme edebi bizlere Cahit Kayra'nın neslinden kalmadır.

Haftanın belli günlerinde öğle vakitlerinde Beşiktaş'taki Turgut Vidinli'nin restoranında toplanırdık. İki Kabataşlı, Hilmi Yavuz ve Hasan Pulur, kadim dostum Eski Eser ve Müzelerden sorumlu Kültür Bakanlığı müsteşar muavini Murat Katoğlu, rahmetli Orhan Duru, sonraları Ali Rıza Kardüz ve Ahmet Piriştina zamanında İzmir Belediyesi'nin faal genel sekreteri Hasan Fehmi Mani, bu uzun öğlen yemeklerinin müdavimleriydi. Bu buluşmalar ucundan yetiştiğim eski İstanbul'un masa sohbetlerinin artık tükenmiş bir örneğiydi.



Cahit Kayra'yı dinlemekten çok memnundum. Bakanlığı sırasında sadece uzaktan ismini duymuştum, fakat onu sadece bir kişiden duymamıştım, çağdaşlarının hemen hepsinden onun hakkında medhüsena duydum. Doğruydu, Mekteb-i Mülkiyemizin yaşayan en eski mezunlarındandı; (1938 yılı). 1917 doğumlu bir insan benim ailemde de vardı, rahmetli annem. Kuşkusuz annemin görüp yaşadıkları bambaşka bir dünyayı anlatıyordu, Cahit Kayra'nınki de Türkiye'yi.

UNUTAMADIĞIM İNSANLAR

Böyle üç-dört unutmadığım insan daha vardır. Belki insanların yaşam kalitesinden dolayı, en başta Rudolf Karlburger adında Dachau toplama kampında kalmış bir Viyana Yahudisi, yüksek mühendis, onun anlattıkları ve kültüründen, teknoloji tarihi bilgisinden çok şey öğrenmişimdir. İkincisi yine aynı gruptan, imparatorluktan beri Avusturya'nın tarihini yaşamış burjuva bir fabrikatörün kızı Friedl Mertinz (kızı Avusturya Tiyatro Sanatçıları Birliği'nin başındaydı, Hanna Mertinz). Nihayet okuldaki hocalarım. Viyana'dan sonra da hayat boyu görüştüğüm, seçkin Türkolog Andreas Tietze, savaş yıllarını Estonya'da ve Alman işgaline karşı muhafaza altına alınan gruplardan olan Doğu Avrupa tarihçisi ünlü Walter Leitsch geçirdiği zahmetli hayatı, yarı sürgünde yaşadığı Sovyet Kazakistan'ı ve Avusturya'yı içeriyordu.

Yazının Devamını Oku Hitler'in iktidara yürüyüşüİlber Ortaylı 31 Ocak 2021 30 Ocak 1933, 88 yıl evvel, Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı mareşallerinden ve cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Hitler'i Almanya Başbakanı olarak tayin etti.

Bu seçiminde çaresizdi, ama çaresizliğe de pek fazla direnmiş değildi. Reichstag'da, Alman seçim sistemindeki tuhaflık en küçük partilere bile sandalye kazandırıyordu ve o dönemde ortaya çıkan bir espri vardı: "Anavatan partileri ortaya çıkmaya başlayınca anavatanı kaybetmeye başladık". Merkez ve merkez sağ partiler Hitler'in etrafında kümelenmeye başladılar.



SOVYET İŞGALİNDE BİRLEŞTİLER

Bizim tarihimizde bazı kimselerin çok hayırhah şekilde andıkları Ankara'daki Büyükelçi Franz von Papen o tarihte Hitler'in şansölyeliğe çıkışını hazırlayanların başında gelir. O tarihte Alman Komünist Partisi, Avrupa'nın en büyük Marksist partisiydi, ancak aynı şeyi kadroları için söylemek mümkün değil. Başındaki liderleri Thalmann bile Komintern tarihinde önemli katkısı ve yeri olan kişilerden sayılmaz. İşin daha ilginci Alman sosyal demokratlarıyla komünistlerin ittifak yapması hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Böyle bir ittifak ancak Sovyet işgalinde kurulan Demokratik Almanya'da silah zoruyla mümkün oldu ve harpten sonra komünistler ile sosyal demokratlar Almanya Sosyalist Birlik Partisi'nde (Sozialistische Einheitspartei Deutschlands) birleşeceklerdi.

Hitler'in Nasyonal Sosyalistlerinin aldığı rey tek başına bir hükümet kurmaya müsait değildi ama en çok reyi de onlar almıştı. Bunun yanında partinin aldığı rey ve partiye katılmalar, 1920'lerin sonundan itibaren göz göre göre büyümüştü. İşsizlerin partisi olarak iktidara geldikleri hep tekrarlanmıştır. Son zamanlarda yapılan titiz araştırmalar, bu kanaati değiştirdi. Hitler'i iktidara getiren kitle işsizler ordusu değildi; daha çok işini kaybetmekten korkan alt orta sınıftı. Ağır Birinci Dünya Savaşı şartlarından geçen ve alışılmadık bir enflasyon gören Almanya'nın dar gelirli insanları korkuyorlardı. Nasyonal Sosyalizm onlar için bir huzur ve dinginlik getirecek gibi görünüyordu.

Yazının Devamını Oku Caligulaİlber Ortaylı 24 Ocak 2021 Miladın 12. yılında doğdu ve 41. yılı ocak ayının bu günlerinde öldü, daha doğrusu Roma darbelerinde pretorius dediğimiz muhafız kıtaların isyanıyla ortadan kaldırılan ilk imparatordur.

12 ve 41. yıl, bugünkü tarihçiliğimizin, Hıristiyan takviminin zamanlamasıdır. Aslında Hıristiyan dünya bile 6. asır başlarına kadar bu takvimi kullanmazdı. "Ab urbe condita" Roma şehrinin kuruluşunu başlangıç kabul eden ve bugünden 700 küsur yıl daha geriye giden takvim en geçerlisiydi.



ROMA'NIN DİKTATÖRÜ

Caligula, ortaçağlar ve yeniçağlar anlamında bir imparator değildir. Roma'nın diktatörleri olağanüstü zamanlar için fevkalade yetkiyle senato tarafından tayin edilirdi. Eğer bu yetkiler altı ay ve bir sene değil de bütün bir ömre uzatılırsa (ki Iulius Caesar bu hakkı neredeyse elde etmişti, ama Augustus elde etti) ortaya çıkana imparator denir. Caligula'nın bu dönemi sadece dört yıl sürdü. İlk bir buçuk senesinde aklı başında işler yaptı. Eski ve ilahi bir ailenin çocuğuydu. Patricilerin hepsi yarı tanrısal sülaleden geliyor diye anılır. Julius ve Claudius sülaleleri, Venüs tanrıçadan gelenlerdir. Dahası hiçbiri efsaneye göre İtalya'nın asıl yerlileri değildir. Troya Savaşı'nın iltica etmiş mağlup asilleridir.

ATINI SENATÖR YAPTI

Yazının Devamını Oku Birinci Dünya Savaşı'na girişimizden evvelki akîl ses: İsmet Paşaİlber Ortaylı 10 Ocak 2021 İsmet Paşa'yı mülahaza etmek kolay iş değildir. Sırf onu değil, İstiklal Savaşı komutanlarının hiçbirini böyle kolayca çizemezsiniz. Tarihi şahsiyetleri eksik bilgiyle günlük tartışmalara karıştırmayalım.

100 yıl önce 11 Ocak 1921'de Birinci İnönü Muharebesi kazanıldı. Kurmaylar eskiden beri muharebe ile harbin arasındaki farkı tartışırlar. Bu bir mevzi savaşının kazanılmasıydı, fakat önemliydi. Zira kuruluşu ancak tamamlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli ordusunun ilk başarısıdır. Meclis'in kurulmasından 10 ay geçtikten sonra bilhassa iç isyanları bastırmakta etkili olan çete savaşları ve düzensiz kuvvetlerin dönemi bununla bitiyordu. İstiklal Savaşı'nın mevcut orduyla kazanılacağı yolundaki ümitler canlandı. Daha en başta İzmir'in işgali fikrine hiç katılmayan ve Venizelos'un başkomutanlık teklifini reddeden General Metaksas'ın askeri kehaneti de böylece doğrulanmış oldu: "Siz, bu adamların ordularının yok olduğunu zannetmeyin. Bir sabah karşınıza çıkıverirler".



KURMAYLIĞI İLE ÖNE GEÇTİ

Birinci İnönü Muharebesi'nin ardından gelen ricat da Polatlı'ya kadar devam etmiştir, ama tarihteki savaşlarımızın içinde farklı bir yeri vardır. Bu, düzenli bir ricattı. Her geri çekilme, yeni bir cephe teşkili demekti ve bu hareket düşmanı yıpratmıştır. İsmet İnönü, İstiklal Savaşı kurmay kuvvetlerinin başında gelir. Gençliğinden beri kurmaylık vasfıyla öne geçmiştir. 1906'da Harp Akademisi'nden mezun oldu. 1903'te üç sene evvel Topçu Harbiyesi denen ve Fransız topçu eğitimi geleneğine uygun bir şekilde mühendis olarak yetiştirilen, bu yüzden "Mühendishane" de denen okuldan mezun olmuştu.

GELENEĞİN TERSİNE GENÇTİ

Yazının Devamını Oku Kudüs'ün fethiİlber Ortaylı 3 Ocak 2021 24 Ağustos 1516'da Mercidabık Meydan Savaşı'nın neticesi olarak Yavuz Sultan Selim bugünkü Suriye'yi ele geçirdi ve Biladü'ş-Şam denen bölgenin yani bugünkü Ürdün'ün ve Kudüs-ü Şerif'in topraklarına girdi.

Kudüs Osmanlı İmparatorluğu'nun eline Memluklardan geçti. Orası, Haçlılardan sonra İslam devletleri arasında bir rekabet konusu olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu için Kudüs ve Yavuz'un Kahire'deki zaferinden sonra 1517'de ele geçirdiği Haremeyn (Mekke-Medine) ile bir misyonun tamamlandığı görülüyor. Hac yolları ve merkezlerinin kontrolü bir imparatorluğa mali kazanç getirmez, masrafı arttırır; fakat bu masrafla da bu dünya üzerinde bir etki ve yetki yaratılır. Hâdimü'l-Haremeyni'ş-şerîfeyn ve Kudüs bu üçgeni tamamlar.



İNANÇ MERKEZİ

Kudüs tarihte "Yeruşalim" (Selamet Yeri) veya doğrudan doğruya Tevrat'taki "Hakkodeş"ten türeyen Arapça "Kudüs" olarak anılır. Sakinleri bu kutsal mekânın sekenesi olmakla övünürler. Arap Hıristiyanlığının da Müslümanlığının da merkezidir. 1517'den sonraki dört asır boyu bölgenin huzur içinde yaşadığı açıktır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde kentin surları yapıldı. Camileri, su yolları ıslah edildi. Bilhassa 19. asırda Kudüs Sancağı aşağı yukarı bugünkü İsrail'in ve Batı Şeria'nın sınırlarıdır. Merkeze bağlı bir müstakil sancaktı.

19. asırda bedevi kabilelerin buluşma yeri olan yerleşkede bir şehir daha kuruldu; Beerşeba (Yedi Pınar). Bu şehrin yanında asıl büyük gelişme tabii ki Yafa'dır. Ta Roma devrinden beri Kudüs, Yafa ile Tel Aviv arasında yer alan Caesaria'nın bulunduğu limanı kullanırken Osmanlı devrinde Yafa işlek bir yer ve Akdeniz'de bağlantı merkezi olmuştur. Demiryolu da sonradan Yafa-Kudüs arasında yapılmıştı.

Yazının Devamını Oku Atilla Sav... Bir dünya aydınıİlber Ortaylı 27 Aralık 2020 1966 yılında, Ankara'da Sanatseverler Derneği'ndeki tiyatro eleştirilerinde tanıdım. Sakin bir üslupla eserlerin hassas noktalarına değiniyordu. Düzenli, kayıtlarıyla konuşan bir tiyatro eleştirmeniydi. Ankara'da doğdu, Ankara'da yaşadı. Atilla Sav, Cumhuriyet başkentinin çağdaşlaşmasını yaşayan, o çevrede bir dünya adamı olan aydınlardandır. Toplumumuzda hâlâ nadir aydın simalardandır.

Hayat hikâyesine baktığınız zaman da uzun boylu Avrupa'nın herhangi bir yerinde oturup, okuduğunu göremezsiniz. Tanınmış bir avukatın oğluydu. Benim okuduğum lisede okumuştu, Ankara Atatürk Lisesi. Devlet operasında, filarmoni orkestrasında, Devlet Tiyatroları'nda seyirci ve dinleyici olarak yetişti. Doğrusu Batı dillerinin hangisinde daha ustalıklı olduğunu bilmiyorum, fakat literatürü takip ediyordu. Bu dillerde dağarcığı zengindi. Hukuk fakültesini bitirenlerin içinde akademik kariyeri değil, pederinin kançılaryasını tercih ettiği halde hukuk lügatinin ve terminolojisinin zengin olduğunu biliyorum. Şüphesiz iyi avukattı, iş hukukundan ticaret hukukuna kadar her dalda iyi olduğu açıktı.

AİLECEK SANATA DÜŞKÜNLER

Tiyatro dünyasını pek de o çevrenin içine fazla girmeden dışarıdan izliyor gibiydi. Hakiki bir aile babasıydı. Her yerde eşi Noyan ve büyüdükçe oğlu Aydın ve Özden'le bulunuyordu. Özden Dışişleri Bakanlığı'nda hukuk müşaviri oldu, Aydın da tıp profesörü. Ailecek belirli sanat olaylarını takip ederlerdi.

Kaçırmadığı onlarca oyunu titiz bir şekilde dosyaladığı malum. İnşallah bu arşiv saklanır. Sakin konuşması, ne aşırı öztürkçeydi ne de Osmanlıcaydı ama Türk dilini iyi bilenlerdendi. Tiyatro yazıları ciddiydi, hukukçu layihalarının da ciddi olduğunu sonradan gördüm. Doğrusu 12 Mart'ta çalışma bakanı olması benim için bir sürprizdi. Nihat Erim kabinesine girmesinden dolayı değil, onu siyasetin içinde düşünemezdim. Lakin siyasette de isabetli hareket etti; ölçü her yerde ölçüdür. Bir müddet sonra 11 bakan istifa etti. İçlerindeydi. Tiyatro eserini ve edebi metni değerlendirirken ne derecede ölçülüyse siyasette de aynı yolu izlediği, dava dosyalarını incelerken de aynı titizliğe sahip olduğu açıktı.

MEMLEKETİN DEĞERLERİ

Çok tartışmalı seanslarda beraber bulunduk. Toleranslıydı. Kardeşi büyükelçi Ergun Sav'ı da tanımak mutluluğuna erdim. Onunla maalesef verimli dostluğumuz o kadar uzun süremedi. Coğrafya nedeniyle ayrı yerlerdeydik, hayatı da daha kısa oldu. Ama onunla daha başka bir ortam ve atmosferde dostluğumuz olduğu açık.

Yazının Devamını Oku Muhteşem Süleyman'ın başarısı Rodos'un fethiİlber Ortaylı 20 Aralık 2020 Fatih Sultan Mehmed donanması maalesef Rodos'u St. Jean Şövalyeleri'nden almak için yeterli olamadı. Torunu Muhteşem Süleyman ise sefer için iki planı paralel olarak geliştirdi.

1522 yılı, 22 Aralık'ta Türkiye İmparatorluğu adayı nihai olarak fethetti. Daha evvel Emeviler devrinde özellikle Şam'a, Hz. Osman tarafından tayin edilen Vali Muaviye, (sonraki Şam halifesi) adayı kısa sürelerle kuşatmış ve fethetmiştir. Oğlu Yezid zamanında ada tekrar elden çıkmıştır. Ne gariptir ki Bizans denen Doğu Roma devrinde adanın üzerindeki hâkimiyet güçlü değildir. Rodos'u güçlü olarak idare eden ve elde tutan kuvvet bildiğimiz eski Roma İmparatorluğu olmuştur.

DEVAMLI ÇEKİŞME KONUSU

Ortaçağlar boyunca ada üzerindeki yabancı hâkimiyetin yerli halkla bağdaşmayan kuvvetler olması devam etti. İlginçtir ki bilinen tarihte Rodos'un gerçek sahiplerinin ve orada refahı sağlayanların evvela Minoslular sonra da Yunan karasından gelen Dorlar olduğu anlaşılıyor. Ada stratejik yönden önemliydi, bu nedenle Doğu Akdeniz'e hâkim olmak isteyen İtalyan şehir devletlerinin en önemlileri yani Cenova ve Venedik arasında devamlı bir çekişme konusu olmuştur. Oysa Kudüs'ten atıldıktan sonra kendilerine üs arayan St. Jean Şövalyeleri, adayı 14. asır başından (1310 yılı) itibaren kendi mülk ve devlet merkezleri haline getirdiler. St. Jean Şövalyeleri dediğimiz hac yolunu ve Kudüs'ü korumak için kurulan kozmopolit bir tarikattır. İçlerinde bütün Avrupa milletlerinin şövalyeleri üye olarak bulunmakta, seçilen reisleri papa tarafından onanmaktaydı. Şövalyelerden evvel burada Çaka Bey ve Mesut Bey gibi Anadolu beyliklerine tabii Türk deniz beylerinin çok kısa süre için hâkim olduğu ileri sürülür, doğrudur da, fakat devamlı bir hâkimiyet kurulamamıştı. Rodos'a rengini veren şimdi St. Jean Şövalyeleri oldu. Rodos'un surlarını berkittiler. Güney Rodos'taki şehirlerin aksine Kuzey Rodos'u geliştirdiler. Ada halkına yine yabancıydılar.



KUŞATMA 6 AY SÜRDÜ

Yazının Devamını Oku 28 yıllık hayalİlber Ortaylı 13 Aralık 2020 3 Aralık akşamı saat 20.00'deki konserle Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın yeni binası açıldı. Sezar'ın hakkı Sezar'a. 27 yıldır bitmeyen inşaatın sonlanması ve binanın Ankara'nın hizmetine açılması çok önemli.

Salon Semra Uygur ve Özcan Uygur'un tasarımı. Demiryol arazisinde Rasattepe ve eski Ankara'ya (Hisar) yönelik bir görünüme sahip. Yarışmanın sonlandığı 1992'den beri 28 yılda tamamlandı. Hayırlı olsun.



Bana göre Ankara Türkiye'de senfonik müziğin en iyi dinlendiği, dinleyicinin iyi yetiştirildiği bir merkez. Yıllardır salonsuzdu. Konser günü şartlar nedeniyle kapalıydı. Lakin bu televizyonlardan naklen yayın yapılmamayı açıklamıyor. Böyle önemli bir olay birkaç kanaldan naklen verilmeliydi. Şef Cemi'i Can Deliorman yönetimindeki konserde soprano Angela Gheorghi ile Güher ve Süher Pekinel kardeşler bir buçuk saat program yaptılar. Neyse ki müzik kanalı Mezzo bu konserin kayıtlarını zaman zaman verecek. 2.000 kişilik salon Ankara için büyük bir sürpriz. Programda Mozart, Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Donizetti Paşa (Büyük Donizetti Paşa'nın kardeşi), Guatelli Paşa ve Ferit Tüzün'ün eserleri ile Aziziye ve Mecidiye marşları icra edildi. İsabetli bir program. Batı musikisinin Türkiye'deki gelişimini ifade ediyor.

KÜLTÜR TARİHİMİZİN PARÇASIII. Mahmud'dan itibaren Tanzimat dönemi, Mızıka-yı Hümâyun'un kurulması, yabancı bestecilerin celbi, Türk bestecilerin yetişmesi, bunların haricinde Sultan Abdülaziz, V. Murad ve Halife Abdülmecid gibi klasik Batı müziğinde eser veren bestekârlar, ama asıl Cumhuriyet de Batı müziğinin okullaşması icra ve dinlenmesinin yayılması kültür tarihimizin önemli bir veçhesidir. Şark'ta bu paralelde gelişen İran ve Mısır'ı da belirtmek gerekir.

Yazının Devamını Oku Köşe yazarlığında 20 yıl geçti Türkiye'nin yarası değişmedi: Beyin göçüİlber Ortaylı 6 Aralık 2020 Milliyet'te hafta sonu sütun yazarlığına 20 yıl önce başladım. İlk yazım, gençlerin niçin göç ettikleri üzerineydi. 2000 yılında yazı hayatıma bu problemi tartışarak başladım. 20 sene sonra hiçbir şey değişmedi, son zamanlardaki şartlar dolayısıyla durum daha da ağırlaştı.

Gerçi gençlerini dış dünyaya yol