Hürriyetİlber Ortaylı10 Ocak 2021
Okunma: 7  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Önceki Yazısı
İlber Ortaylı
İlber Ortaylı
İlber Ortaylı
10 Ocak 2021
Birinci Dünya Savaşı'na girişimizden evvelki akîl ses: İsmet Paşa

İsmet Paşa'yı mülahaza etmek kolay iş değildir. Sırf onu değil, İstiklal Savaşı komutanlarının hiçbirini böyle kolayca çizemezsiniz. Tarihi şahsiyetleri eksik bilgiyle günlük tartışmalara karıştırmayalım.

100 yıl önce 11 Ocak 1921'de Birinci İnönü Muharebesi kazanıldı. Kurmaylar eskiden beri muharebe ile harbin arasındaki farkı tartışırlar. Bu bir mevzi savaşının kazanılmasıydı, fakat önemliydi. Zira kuruluşu ancak tamamlanan Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli ordusunun ilk başarısıdır. Meclis'in kurulmasından 10 ay geçtikten sonra bilhassa iç isyanları bastırmakta etkili olan çete savaşları ve düzensiz kuvvetlerin dönemi bununla bitiyordu. İstiklal Savaşı'nın mevcut orduyla kazanılacağı yolundaki ümitler canlandı. Daha en başta İzmir'in işgali fikrine hiç katılmayan ve Venizelos'un başkomutanlık teklifini reddeden General Metaksas'ın askeri kehaneti de böylece doğrulanmış oldu: "Siz, bu adamların ordularının yok olduğunu zannetmeyin. Bir sabah karşınıza çıkıverirler".



KURMAYLIĞI İLE ÖNE GEÇTİ

Birinci İnönü Muharebesi'nin ardından gelen ricat da Polatlı'ya kadar devam etmiştir, ama tarihteki savaşlarımızın içinde farklı bir yeri vardır. Bu, düzenli bir ricattı. Her geri çekilme, yeni bir cephe teşkili demekti ve bu hareket düşmanı yıpratmıştır. İsmet İnönü, İstiklal Savaşı kurmay kuvvetlerinin başında gelir. Gençliğinden beri kurmaylık vasfıyla öne geçmiştir. 1906'da Harp Akademisi'nden mezun oldu. 1903'te üç sene evvel Topçu Harbiyesi denen ve Fransız topçu eğitimi geleneğine uygun bir şekilde mühendis olarak yetiştirilen, bu yüzden "Mühendishane" de denen okuldan mezun olmuştu.

GELENEĞİN TERSİNE GENÇTİ

Ahmet İzzet Paşa komutasında Yemen'e gönderilen Dördüncü Ordu'nun kurmay heyetindeydi. Geleneğin tersine ordu kurmay başkanlığı için çok gençti ve 1912'de binbaşılığa yükseltilerek bu göreve getirilmişti. İsmet Paşa'nın başarılı kurmay başkanlığı yanında Ahmet İzzet Paşa gibi bir seçkin komutanla birlikte İmam Yahya ile görüşerek savaşı başarılı bir barışa dönüştürdüğü açıktır. O kadar ki Yemen, Birinci Dünya Savaşı'nda İtalyanların teklifi ve kışkırtmalarına aldırış etmeden Arap isyanını desteklememiştir. Bu konuda Irak cephesindeki Kut'ül Amare'yle birlikte önemli bir istisna teşkil ederler. Arabistanlı Lawrence ve Şerif Hüseyin hareketini Arap dünyasına teşmil etmek doğru değildir.

SAVAŞTAN ÖNCEKİ AKİL SES

İsmet Paşa'nın Balkan Savaşı'nda ordunun durumunu yakından tanıdığı açıktır. Bu nedenle bu savaşın hemen ardından Enver Paşa'nın ıslahat hareketlerine candan katıldı. Enver'le arası iyiydi ve onu takdir ederdi. Birinci Dünya Savaşı boyunca Üçüncü Şube Reisi, bir nevi Genelkurmay İkinci Başkanlığı görevini yürüttü. Birinci Başkan, şüphesiz bir Almandı, Bronsart von Schellendorf. İsmet Bey'in Almanların aleyhinde bir tutumu vardı. Enver Paşa'yla da bu tutumu üzerine sık sık tartıştığı bellidir. En önemli raporunu Belleten dergilerinde görmek mümkün. Almanların Marne Cephesi'nde General Joffre karşısındaki duraklamalarında şu kehaneti ileri sürdü: "Görülüyor ki Alman kuvve-yi askeriyesi ve fenni askeriyesi fazla güvenilir bir unsur değildir. İttifak yapılması ve harbe girilmesi uygun değildir." Bu, savaşa girişimizden evvelki akîl sestir.

FİKİR AYRILIKLARI, İHTİLAFLARI

Savaş ve mütarekeden sonra İstanbul'daydı. Büyük Millet Meclisi'nin teşkilinden çok kısa bir süre önce Ankara Hükümeti'nin davetine icabet etti. Mustafa Kemal Paşa'nın büyük mutluluğu onun Ankara'ya katılması olmuştur. Lozan'da merkezi hükümetin talimatını başarıyla yerine getirdi. "Adaları teslim etti" gibi tarih bilgisi dışındaki yorumların Paşa'nın biyografisinde yeri yoktur. 30 Ekim 1923'teki ilk Cumhuriyet hükümetinin başbakanıydı. 8 Kasım 1924'te ayrıldı. İstiklal Savaşı komutanlarının arasındaki ihtilafı bugünkü tarihçinin gözüyle değerlendiremeyiz. Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa arasındaki fikir ayrılıkları ve strateji farklılıkları daha o zamandan başlamıştır. Hatta bu bazı halde onun çok titiz davrandığı inkılaplarda bile görülür. Harf inkılabının çok zamansız yapılacağı kanaatindeydi, ama kanun geçtikten ve uygulama başladıktan sonra bir daha hususi notlarını bile Arap harfleriyle tutmadığı gerçektir.

SAVAŞIN DIŞINDA TUTTU

İstiklal Mahkemeleri sırasında Kâzım Karabekir Paşa gibi değerlerin masun tutulmasında çok büyük gayreti oldu. Kâzım ve Ali Fuat Paşa'nın onun reis-i cumhurluğu zamanında art arda TBMM Başkanı oldukları gerçeğini göz önünde tutarsak, devrim yapanlar arasındaki çekişmede tarafsız davrandığı açıktır. İkinci Dünya Savaşı zamanında Türkiye'yi savaşın dışında tutması son derece başarılı ve yerinde bir harekettir. Türkiye mahvolurdu; hangi tarafta olursak olalım, savaşa erken girmemiz hatta son iki yılında girmemiz bile bizi ortadan kaldırırdı. Bugünkü Türkiye de bugünkü gibi olmazdı. Ne Balkanlar'daki ne de Orta Avrupa'daki bir memleket değil, zaten tarihin mahkûm etmek istediği ve belini doğrultamayan dünyanın bir parçası olurduk.

RENKLİ BİR BAKIŞ GEREK

Son günlerde internette dolaşan bir yorumu talihsizlik olarak nitelendiriyorum. "1941 yılında Hitler'in doğum gününü kutlamak için neden heyet yollamışız." Devlet reisleri birbirlerini belirli günlerde, resmi günlerde kutlarlar. İkinci Dünya Savaşı günlerinde dünyanın büyük kısmı sömürgeydi, mevcut devletlerin de bir kısmı zaten Hitler'in hücumuyla ortadan kalkmıştı. Bu paylaşmada yani Nisan 1941'de Sovyetler Birliği de Baltık devletlerini yeniden ortadan kaldırmıştı. Bir devlet reisinin doğum gününü kutlamanın faşist rejimleri tasdik etmekle ne alakası var Dediğimiz tarihten sonra yani 22 Haziran'da Rusya'ya saldıran Hitler Almanyası'nın bu fiili sabaha karşı Reis-i Cumhur İsmet Paşa'ya bildirildiğinde önce kahkaha attı, ardından keyifle değerlendirmesini yaptı. Hitler'in kapana girişine sevinmişti ve Sovyetler'in de Saldırmazlık İttifakı teklifimizi oyalayıp reddedişindeki gaddarlığı unutmamıştı. Tarih, bizim öyle baktığımız kadar kolay değildir. 1941'deki dünyayı anlamak için biraz renkli bakış gerekiyor.

FAKİR BİR TÜRKİYE VARDI

Uzun bir başbakanlık dönemi oldu. Ehliyeti kıt bir bürokrasi vardı, hatalar çoktur. Uzun bir cumhurbaşkanlığı döneminde ise dünya savaşıyla baş etmeye çalışan fakir bir Türkiye söz konusudur. 1961'den sonra ise muhalefet ile bir arada Türkiye'yi barış içinde bir yere götürmeye çalışan ihtiyar bir başbakan portresi vardır. Başarılıdır. İsmet Paşa'yı mülahaza etmek kolay iş değildir. Sırf onu değil, İstiklal Savaşı komutanlarının hiçbirini böyle kolayca çizemezsiniz. Tarihi şahsiyetleri eksik bilgiyle günlük tartışmalara karıştırmayalım.

BASKILARA DİRENİRKEN

Onur Öymen, Dışişleri Bakanlığımızın çalışkan ve dosyasına hâkim genç diplomatlarından biriydi. Zamanla büyükelçiliğe yükseldi, önemli başkentlerde bulundu. Yavaş iş görmeye ve dinlenmeye müsait bir görevde aksine görülmedik bir dinamizmle işe girişti. Almanya'daki büyükelçiliği böyledir. Mahalli yöneticilerle sabah kahvaltılarından başlayan gece oturmalarına kadar süren ilişkiler, ziyaretler, basına yazılar bunların içindedir. Kalabalık bir vatandaş kitlesiyle yoğun temasa dikkat ederdi. Yerel Alman yöneticilerle temas için insana sağlam sinir gerekir. Baskılara direnirken de iki unsur önde gelir. Her yerde olduğu gibi dünyalarını kendi kafalarında çizen geniş seçmen kitlesinin sözcülüğünü daha bağnaz bir şekilde üstlenen Avrupa devlet yönetimleri ve diğer taraftan bakanlık üzerindeki hükümetlerin dayatmaları.



20. yüzyılda diplomatlık birçok ülkede rahat yürütülen bir iş. Türkiye'de ise çok dağdağalı durumda çekişen diplomatların ülkesidir. Baskılara direnirken de gelişen, ihracatı artan bir Türkiye'nin Avrupa dünyasındaki vazgeçilmezliği ama aynı zamanda da başkentlerde yerli yersiz gösterilen tepkilerle diplomasi zor bir iş haline gelmiştir. "Anayasanızda 'Türk' kelimesine yer vermeyin" diyen bir David Phillips var, ama yurtiçinde de bu paralelde ve değişik gruplardan çıkışlar oluyor. Kitapta ilginç örneklere çokça rastlanıyor.

<