SabahHincal Uluç09 Ocak 2021
Okunma: 4  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Hincal Uluç
Hincal Uluç
Hincal Uluç
09 Ocak 2021
Sahtekârların kirlettiği sporun asil güzelliği...

Anlatacağım spor olayı 2020 yılı içinde yaşandı ve dünyanın dört bir yanında gazetelerin hatta birinci sayfalarına haber, başyazılarına konu oldu.. Ama bizim ruhumuz duymadı. Duyamazdı ki.. Benim medyam, Süper Sahtekârlar Ligi'nin iğrençliklerine göz kapayıp, rezilliklere destan yazmakla meşgul çünkü. Futbolun, daha doğrusu Üç Büyükler'in dışında kalanların hepsi üvey evlat bile değil, evsizler, sokağa salınmışlardır bizde.. Anlatacağım hikâye, dünyanın en zor sporlarından biri Triatlon'da yaşanmış. Ben New York Times'ın 2020'yi çeşitli yönleriyle anlatan yazısının spor bölümünde kısaca vardı, orda gördüm ve sonra biraz araştırdım.. "Triatlon mu, o da ne" diyorsanız suç sizde değil.. Kimse yazmaz, konuşmazsa nerden bileceksiniz.. Aslında bir ara Türkiye'de, Alanya'da da yapılıyordu. Dünya çapında geleneksel bir yarış olmasına ramak kalmıştı. Ama Alanyaspor futbolda Süper Sahtekârlar Ligi'ne yükselince, Belediye bütün parasını futbola kullandı. Spor ve Turizm Bakanlıkları, kendilerinin bile adını ilk defa duydukları bu spora zerre yüz vermediler. Unuttular. Unutturdular.. Onun için önce hatırlatmam gerek.. Triatlon maratondan çok daha ağır bir yarışmadır.. Triatletler önce suya atlarlar ve 1.5 kilometre yüzerler.. Parkur dalgalı ve akıntılı olmalıdır. Triatlet su ile boğuşmalıdır. Sudan çıkar çıkmaz orada kendilerini bekleyen bisiklete atlarlar.. İnişli çıkışlı, sert dönüşlerle dolu 40 kilometrelik zorlu parkurda pedal basarlar. Bitirir bitirmez bu defa 10 bin metrelik kros koşusu başlar.. Toplam 51.5 kilometre yüzme, bisiklet ve kros.. Şimdi, "Yılın En Güzel, En Anlamlı Spor Olayı"nı anlatmaya başlayabilirim. p style"text-align: center;"

Dünyada yılda bir defa Uluslararası Triatlon düzenleyen sayısız ülke, kent var, maratonda olduğu gibi.. Bunların içinde en ünlüsü, rağbet göreni İspanya'da, Santander'de yapılır. Bitirmenin bile başarı olduğu bu yarışta ilk üçe girip podyuma çıkmak ise, maddi manevi olağanüstü bir başarıdır.. İlk iki triatlet yarışı bitirmiş, podyum için bir yer kalmıştı. Yarışın bitmesine 50 metre kala ev sahibi ülkenin sporcusu Diego Mentrida, İngiliz James Teagle'ın çok gerisinde koşuyordu. Parkur finişe 20 metre kala 90 derecelik bir sert dönüş yapıyordu. Teagle belki de yorgunluktan, şaşırdı. Dönmedi, doğru gitti.. Orada yolu kesen bariyerlere çarptı.. Bu sırada Diego geldi. Köşeyi dönerken James'in ters yola girip metal bariyerlere çarptığını gördü.. "Podyum James'in hakkıydı" diye düşündü. Bir karış kalınlığındaki mavi finiş çizgisinin tam yanında durdu. İngiliz'i bekledi.. Elini uzattı ve "Geç" dedi.. Resim işte o anı ölümsüzleştiriyor sevgili okurlar.. İspanyol Diego'nun hem de kendi ülkesinde avucuna konan "Podyum Hakkı"nı böylesine bir sportmenlik, centilmenlik ve "İnsanlık" adına İngiliz rakibine bırakması, biz hariç dünyanın her yerinde haber oldu. Santander Triatlonu Organizasyon Komitesi, Diego Mentrida"yı "Şeref Üçüncüsü" ilan etti. Bu jestiyle kaybettiği üçüncülük para ödülünün tamamını ona da verdi. Diego, uzatılan televizyon mikrofonlarına "Ben onun dönüşü kaçırdığını ve bariyerlere çarptığını görünce durdum. Hepsi o. Madalya James'in hakkıydı" dedi. Ertesi günlerde yaptığı jestin tüm dünyada yankılandığını görünce iyice şaşırdı. "Ben sadece yapmam gerekeni yaptım" dedi. "Çocukken babam ve öğretmenlerim, kulübümde de hocalarım bana sporda esas olanın sportmenlik olduğunu, iyi yarışmanın, kazanmaktan önde olduğunu öğrettiler. Bana öğretileni yapmam neden büyütülüyor, anlayamadım!." Bu hikâyeden çıkarılacak ders mi, yüzüne temas yokken iki elle suratını kapayıp kendini yere atan, gene vücuduna hiç temas olmadığı halde, öbür mahalleden duyulacak bir çığlıkla balıklama çimlere uçan, yerde üç tur dönen ve elini çimlere vurarak "Ölüyorum, ambulans çağırın" şovu yapan, tek amaçları, kendileriyle ayni meslekten para kazanan rakiplerini oyundan attırmak olan bizim Sahtekârlar, asıl sizin alacağınız ders mi. Almazsınız ya.. Okumazsınız bile.. Okusanız "İnsan" olurdunuz zaten.. Dolandırıcı ve sahtekâr değil. İşte o ders... "Sportmenlik, fena halde saygın bir kişisel özelliktir. Sahtekârlarda ve dolandırıcılarda bulunmaz!.."

p style"text-align: center;"

GÖRDÜN MÜ, MUSTAFA CENGİZ!.. Gördün mü Galatasaray Başkanı Mustafa Cengiz!. Gördün mü, "Dost acı söyler" diyen "Eski" arkadaşın Hıncal'ın dedikleri, daha yazısının mürekkebi çıkmadan nasıl gerçekleşti. Fatih Terim, son iki maçta yaptığı kadro seçimleri, oynattığı rezil futbol ve sıfır kenar okuması, ama sadece futbolculara duyduğu sevgi ve nefretlerle yaptığı tercihler, aldığı kararlar yüzünden, en sıkı Fatihçiler, başta Sevgili Ağabeyim Öcal ve Osman Şenher olmak üzere hemen her gazete ve köşede ağır eleştirilere uğrayınca, yandaşlarına ABD Meclisi'ni hedef gösteren ve Capitol'u bastırtan Trump'ın yolundan gitti hemen. Sosyal medyadaki "Fatih'in Askerleri" diye tanımladığım emir kulu güruha "Yönetime saldırın" emrini verdi. O emir kulları da Twitter'da "Yönetim sabrımızı taşırma" başlığı ile köşe açtılar ve kendilerine emredilenleri yağdırdılar.. Öyle yağdırdılar ki, TT oldu.. Trend Topic.. Yani gecenin en çok tweet atılan konusu.. Tek amaçları vardı, Fatih'in Askerleri'nin.. Kamuoyunda şimşekleri Fatih'in üzerinden çekmek, Milli Takım'dan sonra Galatasaray'dan da kovulmasını önlemek için, yeni bir suçlu bulmak ve "Fatih gitmeli" gündemini değiştirmek.. İşte o imzası gizli saklı yüz karası tweet'lerden birkaçı.. Oku Başkan.. Oku da, mayısta başkan kalabilmek için her emrini yerine getirdiğin, kuklası olmayı kabul ettiğin Fatih Terim sana karşı nasıl saldırıya geçti gör..

p style"text-align: center;"

"Derdiniz Fatih Terim'i başarısız göstermekse, başaramayacaksınız. Başarılar Fatih Terim'e, başarısızlık yönetime yazar." p style"text-align: center;"

"Hocamızı üzeni biz de üzeriz." p style"text-align: center;"

"Fatih Terim sayesinde o koltukta oturanlar bilginiz olsun, krediniz kalmadı." p style"text-align: center;"

Önünde iki yol var, Mustafa Cengiz... Onurlu bir "Gazi" Antepli ve Mülkiyeli olarak iki yol... 1- Fatih Terim'i derhal kovmak. 2- Derhal, ama hafta başını bile beklemeden, olmayan yönetimi bile toplamadan istifa etmek. Birinciye gücün yetmez biliyorum. İstifa çok kolaydır. Ama Mülkiye'de sana da öğretmişlerdir. "İstifa tek taraflı bir hukuki müessese olup karşı tarafın kabulünü ilzam etmez."

p style"text-align: center;"

ŞAKİR BEY!.. Benden çok yaşlı oldukları halde, sohbetlerine doyamadığım, bu yüzden buluşunca sabahlara dek oturduğumuz insanlar vardı hayatımda.. Süleyman Bey mesela.. Süleyman Seba.. Çoğu futboldan öyle anılar anlatırdı ki, Ertekin'de oturduğumuzda.. Şakir Bey de öyleydi. Eczacıbaşı.. Hayatı kültür ve sanat.. Evine davet ederdi. Harika ev yemekleri yer, sabaha kadar sohbet ederdik.. Nasıl dinlerdim.. Ölümünün Onuncu Yılı'nda (24 Ocak 2010) İstanbul Modern bir harika jest yapmış, çok da iyi fotoğrafçı olan Şakir Bey'in eserlerinden bir sergi açmış. 31 Mart'a dek sürecek. Pandemi azıcık izin verir vermez gideceğim.. O sabahlayışlarımızdan kalan bir anısını tekrar tekrar yazdım ama bir daha anlatayım. Şakir Bey'e de o geceyi bizzat yaşayanlar anlatmış.

p style"text-align: center;"

30'lu yıllar.. Atatürk, İstanbul'u ziyaret etmeye karar verir. Yaverini çağırır.. "Tepebaşı Dram Tiyatrosu'nda Muhsin Ertuğrul'un sahneye koyduğu bir oyun var. Çok tutulmuş.. Duyuyorum. Onu da izleyelim" der. Yaver hemen İstanbul Valisini arar.. Vali de hemen Muhsin Ertuğrul'u.. "Senin oyunu tam saatinde başlatmak gibi prensiplerin var. Aman, Atatürk'e de böyle şeyler yapmaya kalkma" falan diye anlatır. Oyun gecesi saat tam 20.00.. Atatürk görünürde yoktur. Muhsin Ertuğrul işaret eder.. Perde açılır.. Oyun başlar.. On dakika sonra, Atatürk kapıda görünür. Muhsin Ertuğrul, kapıda büyük saygı ile karşılar. Kulisteki koltuğa buyur eder. Durumu anlatır. Perde arasında Şeref Locasına alınacağını söyler.. Atatürk, ilk perdenin bitmesini kuliste bekler. Muhsin Bey, Ata'yı perde arasında locasına götürür, bırakır ve sahne arkasına koşar. Oyuncuları toplar ve talimat verir.. "Oyuna başından başlayın!.."

p style"text-align: center;"

ESKİ YILDAN YENİ YILA... Köşemizin artık "Konuk Yazarı" diyebileceğim Zeynep (Özyılmazel) gene çok hoş bir yazı yazmış. 2019'un son günündeki Zeynep'le, 2020'nin son günündeki Zeynep'i mukayese etmiş.. Keyifle okuyacaksınız.

p style"text-align: center;"

2020 yılının ilk saatleriydi. Dostlarla bir masanın etrafında toplanmış yeni yıl dileklerimizi sıralıyorduk, bir yandan bir önceki yılın bize öğrettiklerinden de bahsederek. Ben 2019 yılında çokça bana öğretildiği gibi davranmıştım. Hayatta sırasıyla yapılması gereken şeyler vardı ve buna göre davranılmalıydı. Çünkü herkes böyle yapıyordu ve böyle mutlu olunuyordu. Ama ben çok acı bir şekilde öğrendim ki, hayır olunmuyordu! Küçüklüğümüzden itibaren sürekli bazı telkinlere maruz kalıyorduk. Ben de kalmıştım. Oysa ki her insan biricikti. Ben de öyleydim. Her insanın yetenekleri, hayattan beklentileri, ona iyi gelenleri başkaydı. Benim de öyleydi. İşte ben de kendim olmayı diledim 2020'den. Kendi iç sesimi, en doğru yol göstericimi duyabilmeyi diledim. Aldığım kararların, saptığım yolların tamamen benim kararlarım, yollarım olmasını istedim. Sonra da aylarca stüdyo bir dairede tek başıma kaldım! Önce geçmişimle, başıma gelen ve iz bırakan her şeyle bir bir hesaplaştım. Çok acı veren, zorlu günlerdi. Ama böylelikle bastırdığım duygularımla tanıştım. Yavaş yavaş onların bana yol göstermesine izin verdim. Ve müthiş bir yolculuk başladı benim için. Duygularıma izin verdikçe, iç sesim daha duyulur oldukça, içimden geldiği gibi davranmaya başladıkça tüm yeteneklerim biraraya toplanmaya başladılar. Sadece sahneye çıkmaya adanmış senelerin ardından, sektörüm tamamen kapanmış olmasına rağmen, ben her gün ürettim, her gün yarattım. Bana iyi gelen şeyleri fark eder ve onların peşinden gider oldum. Kendi keyfimi sürmeyi öğrendim. Ve şartlar ne yönde değişirse değişsin, bana hiçbir şey olmazmış, öyle ya da böyle hayatta kalmanın bir yolunu bulurmuşum onu gördüm. Kazandığım bu güçle, geçtiğimiz günlerde bir şey daha fark ettim. Artık kimseye kızgın, küskün değildim. Başıma gelen birçok şeyle ilgili sorumlu tuttuğum herkesi azat etmiştim. Hem de nasıl hafiflemiştim. Bu, insanlarla olan ilişkime de yansımaya başladı. Artık kendimi savunmaya gerek duymadıkça, haklı olmak gerekliliğim ortadan kalkmaya başladıkça yumuşadım. Evet yumuşadım ama sınırlarımı da daha iyi bilir oldum. Yüzüm gülmeye, yeni ruh halimle seçtiğim kelimelerle gönüllere daha kolay dokunabilmeye başladım. O nedenle, ben 2020'y