TürkiyeFuat Uğur06 Nisan 2021
Okunma: 8  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Fuat Uğur
Fuat Uğur
Fuat Uğur
06 Nisan 2021
Mesele TSK'nın içine kama sokup Kanal İstanbul'u engellemek
Türkiye'de her türlüsü denendi. 27 Mayıs'taki, 12 Mart'taki, 12 Eylül'deki darbeciler ABD ve Pentagon'un çıkarları doğrultusunda, soğuk savaş döneminde Türkiye'yi sol ve Sovyet etkisi altındaki bir iktidara terk etmeme amacını taşıyordu. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra komünistlerin değil Müslümanların tehlikeli olduğuna karar verildi. Bu yüzden Türkiye'de laiklik üzerinden dindar kesimler şeytanlaştırılmaya başlandı. İktidarda da tam aradıkları gibi Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyonu vardı. 28 Şubat barbarlığı o döneme denk düşer. AK Parti iktidara geldikten sonra ise önce 27 Nisan askerî muhtırası ve ardından yine 15 Temmuz Amerikancı FETÖ darbesi yaşandı. Kısaca Beyaz Saray-Pentagon-CIA üçlüsü (triumvira) her rengi denedi geriye bir tek laciverdi kaldı. Bu triumvira, şimdi yıllarca elinin tersiyle ittiği, her Amerikancı darbenin ardından ordudan tasfiye ettiği ama bugün Mavi Vatan'da, Libya'da, Cerablus'ta, Afrin'de, Barış Pınarı'nda, Azerbaycan'da, Irak'ta destanlar yazan Türk Silahlı Kuvvetlerine komuta eden Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'la yakın durduğu için Atatürkçü subayları geri kazanmak istiyorlardı. Üstelik birkaç yıldır Türkiye'nin terörle mücadelede ve bölgesel aktör olmada ortaya koyduğu başarı, millî savunma sanayiini neredeyse yüzde 70'e varan oranda millîleştirmesi nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri müthiş bir performans ortaya koymaya başladı. 104 emekli amiralin bildirisine bu gözle bakın. Çünkü son derece kullanışlıydılar. Eskiye ait ama bugün hâlâ devam eden "Ülkenin sahibi sensin, sakın ha siyasetçilere teslim etme, onlar yanlış yola girerlerse müdahale et ve devir" tarzı zihinsel kodlamayla yetiştirilmiş, kendilerini Atatürkçü olarak tanımlayan, hatta birçoğu FETÖ mağduru olan bu isimler zaten birkaç yıldır çeşitli yalanlarla beslenmekteydiler. Son 15-20 gün içinde de Montreux yalanı üzerinden sistematik bir biçimde kışkırtıldılar. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, bir televizyon programında kendisine yöneltilen "Türkiye Montreux sözleşmesini teknik olarak feshedebilir mi" diyerek yöneltilen soruyu son derece makul biçimde "Teknik olarak mümkün ama pratikte Marmara Denizi'ne yoğurt çalarak ayran yapılamayacak kadar imkânsız" diye cevapladı. Şentop, Montreux'nün feshinin kesinlikle mümkün olamayacağını belirtiyordu yani. Ama ahlaksızca "İktidar Montreux'yü feshedecek" yalanıyla çarpıtıldı. Başta Sözcü gazetesi ve yazarları olmak üzere tüm muhalif medya ve siyasetçiler tarafından. Ve yazlıklarında, evlerinde pinekleyen ve artık yaş ortalaması bir hayli yükselmiş olan emekli amiraller de kutsal bir metin ya da ses gibi takip ettikleri gazetelerden, ekranlardan yayınlanan her kelimenin doğruluğuna "iman ederek" Hükûmet'in Montreux sözleşmesini iptal edeceğine inandırıldılar. Kaybettikleri askerî libidoları hafiften kıpırdatıldı ve giderek hazır hâle getirildi. Bu kışkırtma artık küflenmeye yüz tutmuş zihinsel aktivitelerine ilaç gibi gelmişti. Yeniden adrenalin salgılamaya başladı kireçlenmiş eklem yerleri. Montreux yalanına askerî okullardaki yeni uygulamalarla ilgili yalanlar eklenerek hepsi gerekli kıvama getirildiler. Hepsine gün doğmuştu. Haydi bakalım, yâr bana bir eğlence... Ama burunlarının dibindeki kabak gibi gerçeği görememişlerdi. Misal bu bildiriyi organize eden kişilerden Ergun Mengi'nin kim olduğunu. Ulusal Strateji Merkezi Başkanı Utku Reyhan'ın dün sosyal medyadan paylaştığı bilgilere göre Ergun Mengi, GİF, yani Global İlişkiler Forumu (Global Relations Forum) isimli sivil toplum kuruluşunun az sayıdaki üyesinden biri. Kendisi aynı zamanda İyi Parti'nin dış ilişkilerden sorumlu Başkan Yardımcısı Ahmet Kamil Erozan'ın yardımcısı. Baktım her ikisi de GİF üyeliklerini sildirmişler ama Google taramalarında ayak izleri çıkıyor. GİF nedir Sadece 150 üyesi bulunan, ABD ve AB'de görev yapmış diplomat ve askerler ile Türkiye'nin önde gelen iş insanlarının oluşturduğu elit bir yapı. Sitelerinde üyeleri görülebilir. Ortak özellikleri BATICI VE ATLANTİKÇİ oluşları. GİF bağımsız değil, ABD Dış İlişkiler Konseyi'nin (Council on Foreign Relations-CFR) Türkiye şubesi. CFR aslında Beyaz Saray-Pentagon-CIA ortaklığının gölge hükûmeti. Dev şirketlerle politikacıların buluştuğu, içinden ABD başkanları, bakanlar çıkarmış bir şer yuvası. CFR'ın üyeleri arasında Joe Biden'dan, George Ford'a, Gorbaçov'dan, Hoover'a, Rockefeller'dan Şevardnadze'ye, Agnelli'den Albright'a, Clinton'lardan Abramowitz'lere ve Brezinski'ye kadar kimi ararsanız var. ŞİMDİ SORU ŞU: Bu bildiriye imza atan Atatürkçü emekli amiraller metni kimin önlerine koyduğunu neden göremedi Yoksa bile bile mi imzaladılar Ergun Mengi'yi bıraktım, ölümüne NATO'cu olan Atilla Kıyat ile laik olduğu için PYD'yi tercih edip, Türkiye'nin güney bölgesini de içine alacak şekilde güçlendirilmiş bir federatif Kürt devleti kurulmasını öneren emekli amiral; devre arkadaşınız Türker Ertürk dikkatinizi çekmedi mi Karşı çıkarıldığınız Kanal İstanbul'un Montreux anlaşmasının ülkemize sağladığı imkânları daha da artırma potansiyeli taşıdığını, uluslararası kamuoyunun ve ABD'nin bu yüzden tepki gösterdiğini nasıl olup da anlayamadınız Kendilerine Atatürkçü diyen bu amirallerin meselenin önünü arkasını düşünmeden, yalan yanlış bilgilerle dolduruşa gelerek bu bildiriyi imzalayabilmeleri TSK'nın geçmişteki yapısı ile ilgili olarak insanı hayli hüzünlendiriyor. Ama yine de, cahilliklerine, sığ bilgilerini matah sanıp ego şişkinliklerine son derece kızmama rağmen, bu emekli amiral yığını için hükûmete bir önerim var: Bunları kahraman hâline getirmeyin. İşi suhuletle çözün ve organize edenleri bulup gereğini yapın yeter. 01.04.2021 tarihli Türkiye gazetesinde yapılan yayın ile ilgili açıklamadır Halihazırda 30'dan fazla programda 3.000'in üzerinde öğrencisi, 250'nin üzerinde Türk ve Alman vatandaşı akademik, 200'ün üzerinde idari personeli bulunan; 38 ayrı Alman Üniversitesi ile eğitim ve araştırma faaliyetleri yürüten; her yıl yüzlerce öğrencisini her iki Devletin sağladığı imkânlarla burslu olarak yurtdışına gönderen; bütün lisans programlarına kayıt yaptıran öğrencileri 1'lik dilimde bulunan bu üniversiteyi Fetö'cü kadrolaşmanın odağı; YÖK'ü ayakta uyuyarak bu kadrolaşmaya göz yuman kurum; rektörü dahil üniversite ile irtibatı bulunan akademisyenleri de bu kadrolaşmanın delilleri olarak lanse eden Fuat Uğur ile onun bu umarsız davranışına müsaade eden Türkiye gazetesi yöneticilerine, bu gazetenin sahibi olarak bilinen İhlas grubuna teessüflerimizi bildiriyoruz. Araştırmacı gazeteci Fuat Uğur tarafından kaleme alınan 1.4.2021 tarihli yazıda ortaya atılan iddialar 2016 yılından beri çeşitli mecralarda tekrarlanan iddialar olup; bugüne kadar ilgili merciler tarafından ciddiye alınıp herhangi bir işleme konu edilmesi lüzumu hissedilmemiş olaylardır; aşağıda açıklandığı gibi gerçek durum ile hiçbir ilgisi yoktur. 1). "İlk iki rektör kadrolaşmaya izin vermeyince onları bertaraf ettirip Prof. Dr. Halil Akkanat'ı vekil rektör olarak seçtirdiler. Bu kampanyayı Emre Can ile İzzet Furgaç yürütmüşlerdi" yönündeki iddia bütünüyle gerçek dışıdır. TAÜ'nin resmî olarak atanan ilk rektörü Sayın Prof. Dr. Ziya Şanal'dır. Ayrıca kendisi matematikçi değil inşaat mühendisidir. Kurucu rektörümüz Aralık 2012'de kendi kişisel tercihi doğrultusunda görevden ayrılmış; akabinde de Prof. Dr. Halil Akkanat vekil rektör olarak görevlendirilmiştir. Bu iki olayın gerçekleştiği tarihte TAÜ'nde ne Emre Can ne de Prof. Dr. İzzet Furgaç vardır. TAÜ'ni Destekleme Vakfı Ocak 2014'te kurulmuş ve Emre Can bu tarihte vakıf başkanlığı görevini üstlenmiştir. Prof. Dr. İzzet Furgaç ise 2013 yılında Genel Koordinatör olarak atanmıştır. Her ikisi de Prof. Dr. Halil Akkanat'ın vekil rektör olarak atanmasından daha sonra TAÜ'ne gelen bu iki şahıs, acaba Prof. Dr. Halil Akkanat'ı vekil rektör olarak seçtirmek için nasıl bir kampanya yürütmüş olabilirler Ayrıca Emre Can'ın TÜSİAD üyesi olması ile Fetö'cü kadrolaşma iddiasının ne ilgisi olabilir Emre Can aynı zamanda Fenerbahçe kulübü üyesi ve bu güzide kulübün eski bir yöneticisidir. Şimdi acaba Emre Can'ı hangi üyeliğini esas alarak değerlendirmeliyiz! 2). Prof. Dr. Halil Akkanat'ın eşi Av. Ayşe Güdücü Akkanat'ın mesleki faaliyeti çerçevesinde üstlendiği bazı görevlerin yürütüldüğü dönemlerde (1993, 2009) ne Fetö vardır; ne de Adnan Oktar aleyhine terör örgütü suçlaması vardır. TAÜ'de Fetö'cü kadrolaşma iddiasının ispatı bağlamında, ortada TAÜ'nün dahi bulunmadığı zamanlara ilişkin bilgilere yer verilmesi, söz konusu bilgileri Fuat Uğur'a aktardığı belirtilen şahsın Prof. Dr. Halil Akkanat'a ve yakınlarına olan şahsî garezi olmalıdır. Araştırmacı gazeteciye, bu dosyaları teslim eden şahsa Heidelberg zamanlarında ve hain darbe teşebbüsünün gerçekleştiği zamana kadar sahip çıkan Ayşe-Halil Akkanat'a olan bu kininin sebebini sormasını diliyoruz. Ayrıca kendisine, hayranı olduğu bu şahsı Fetö iltisaklı kabul edebilmesi için "Zaman gazetesi Almanya merkezinde en az iki yıl süre ile muhabir olarak çalışma; 17-25 Aralık süreci sonrasında Zaman gazetesinde "Almanya uzmanı" (!) sıfatıyla yazılar yayınlama; Fatih Üniversitesinde ders verme; aynı üniversitede görevli FG prensi ile Heidelberg üniversitesinde 90'lı yıllarda başlayan dostluğunu bugün dahi devam ettirme; Fetö-Almanya'nın desteği ile Almanya'da süresiz ikamet izni alma, daha sonra ise Türk vatandaşlığından çıkıp Alman vatandaşlığına geçme; Bankasya'da hesabı bulunma; Bankasya'dan (aktif olarak kullandığı) kredi kartı sahibi olma" fiillerini yeterli sayıp saymayacağını değerlendirmesini rica ediyoruz. 3). Fuat Uğur, keşke İlber Ortaylı'ya atfen "Orayı FETÖ'cüler doldurdu" ibaresini alıntılayıp, yollama yaptığı video görüntüsünü zahmet edip izlese ve dinleseydi. İlber Ortaylı'nın oradaki açıklamayı "Türk-Alman Üniversitesi'nde hayatın olağan akışına uymayan kadrolar ya da dikkat çeken ilişki ağlarının varlığı"na işaret etmek amacı ile değil TAÜ'nin kurulmasının bu kadar gecikmesinin sebebine dair şahsî görüşlerini izhar amacıyla yaptığını görebilirdi. Ne diyelim "zırva tevil götürmez"miş! 4). Üniversitemize intisap ettiği 2015 yılından 2017 yılına kadar aynı zamanda rektör yardımcısı olarak görev yapan Prof. Dr. Murat Atalı, daha önce 2004-2008 yılları arasında Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunda (o zamanki adıyla Telekomünikasyon Kurumu) kurul üyesi olarak görev yapmış, o dönem itibariyle adı "Cemaat" olan yapının kurumdaki kadrolaşma çabasına ve diğer ihanet faaliyetlerine şiddetle karşı koyduğu için söz konusu örgütün hedefi haline gelmiş, nihayet arkasında bir destek bulamadığı için baskılara dayanamayıp, süresini doldurmadan istifa ederek Bilkent Üniversitesi'ne geçmiştir (2008). Üniversitemiz bünyesindeki görevi sırasında, personelle ilgili Fetö iddialarını soruşturan komisyona başkanlık etmiş, söz konusu yapıyla irtibat ve iltisakları tespit edilen tüm personel komisyonun teklifi üzerine YÖK tarafından ihraç edilmiştir. Fetö ihanet şebekesinin kendisine yönelik tehdit ve karalamaları o tarihten sonra daha da artmış ve halen sürmektedir. Üniversitemiz Hukuk Fakültesinde hiçbir zaman dekanlık görevi yapmamış olan Prof. Dr. Murat Atalı, o dönemde ilan edilen bir kadroya başvurmak suretiyle İstanbul Üniversitesi'ne geçmiş, kadro ilanından atamasının yapılmasına kadarki bütün süreç bu dönemde İstanbul Üniversitesi tarafından ve güvenlik soruşturmasından geçirilerek tamamlanmıştır. O dönemde İÜHF dekanı da Prof. Dr. Abuzer Kendigelen değildir. 5). 2004-2017 yılları arasında ifa ettiği üst düzey kamu görevlerinin tamamı göz önünde bulunan Prof. Dr. Murat Atalı'nın adının, bu süre zarfında Fetö denen yapıya karşı verdiği mücadele dışında, Fetö ile yan yana anılabilecek hiçbir icraatı bulunamamasına rağmen, MHP içindeki kongre sürecine dair yaşanan hukuki süreçte, bu parti içinde yer alan öğretim üyesi bir arkadaşının (söz konusu kişi daha sonra kurulan iyi partide yer almamıştır) ricası üzerine kaleme aldığı bir uzman görüşü sebebiyle, hain örgütle iltisaklı gösterilmeye çalışılması en azından insafla ve vicdanla bağdaşmaz. 6). Uzman görüşü hem Hukuk Muhakemeleri hem de Ceza Muhakemeleri Kanunu'nda yer bulmuş bir kavram ve takdiri delildir. Bu kapsamda uzman görüşü, bir siyasi açıklama; ya da Fuat Uğur'un iddia ettiği gibi ithamlarla ve yanlışlarla dolu bir gazete yazısı da değildir. Fuat Uğur'un kafasındaki tahmin ya da sanrılar hiç değildir. Uzman görüşü, olayı, tarafların siyasi düşüncesinden bağımsız olarak tamamen hukuki dayanakları ile ele alan ve soruna ait çözümleri sunan bilimsel bir inceleme ve değerlendirmedir. Prof. Dr. Tekin Memiş ve Prof. Dr. Murat Atalı'nın imzasını taşıyan uzman görüşü, Türkiye'nin en zor zamanlarını geçirdiği "at izinin it izine karıştığı" günlerde bile yazarlarınca kelimesi kelimesine savunulmuştur ve halen de savunulmaktadır. Bu, bilimsel ahlâkın bir gereğidir. Sayın yazarın satır arkalarına sığınarak uzman görüşünü, bir örgütle irtibatlandırması son derece yanlış, yanıltıcı ve art niyetlidir. Keşke "Uzman Görüşü"nü okumuş olsaydı! Hatta keşke gazete sahibine sorup, kendisinin de aynı nitelikte uzman görüşlerini çeşitli mahkemelere sunmak üzere, yazıda adı geçen akademisyenlerden alıp-almadığını öğrenseydi! Hukukçular, görüşlerini, birilerinin hoşuna gitmesi ya da birilerini memnun etmesi için hazırlamaz. Bu süreçte ya da sonrasında kim hangi nedenle bir hukuksuzluğa uğrarsa bunu söylemek her hukukçunun boynunun borcudur. Zira devlet, hukukçuları birilerinin şakşakçısı olsun diye değil her zaman doğruyu ve adaleti savunsun diye yetiştirmektedir. Bu uzman görüşünün hazırlandığı dönemde ismi gazeteci ancak kendilerinin bir yerlerin tetikçiliğini yaptığı açık olan kişilerin Prof. Dr. Tekin Memiş hakkında haberler yayınlamaları üzerine kendisi gözaltına alındı. Bu süreçte Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, hakkındaki bütün emniyet ve istihbarat raporlarını topladı, banka hareketlerini inceledi, bütün HTS kayıtlarını çıkardı ve nihai kanaatini "TAKİPSİZLİK" olarak verdi! Sayın araştırmacı yazarın kanaati, devletin araştırmasından, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının tahkikatından, istihbarat birimlerinin bilgilerinden daha önemli olmalıdır ki "TAKİPSİZLİK" kararından hiç bahsetmemiştir. Takipsizlik kararını veren yetkili merciler mi itham edilmektedir, güvensizlik Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu karara temel olan ilgili devlet raporlarına mıdır 7). Ortaokuldan sonra girdiği sınavda Türkiye 16.sı olan, 2012 yılında girdiği üniversite sınavında Türkiye 267.si, 2018 yılında tekrar girdiği üniversite sınavında Türkiye 97.si derecesini alan; İstanbul Erkek Lisesini bitiren hem Almanca'yı hem de İngilizce'yi son derece akıcı konuşan ve Hukuk Fakültesi'ni derece ile bitiren Muhammed Şamil Memiş'in sırf Prof. Dr. Tekin Memiş'in oğlu olması sebebiyle adının zikredilmesi de sayın yazarın yüzünü kızartmalıdır. Girdiği her sınavı üstün başarıları ile tamamlayan, güvenlik soruşturmalarını geçen bir gencin Türkiye Cumhuriyeti'nde araştırma görevlisi olması kadar tabii bir şey olmasa gerektir! 8). Aynı durum, Prof. Dr. Halil Akkanat ile akrabalık ilişkileri dışında TAÜ ile hiçbir ilgileri bulunmayan Elif Beyza Akkanat ve Yasir Talha Öztürk bakımından da geçerlidir. İstanbul Sosyal Bilimler Lisesi'ni ikincilikle bitiren, üniversite sınavında Türkiye 600.sü olan, İstanbul Hukuk Fakültesi'ni birisi 3.99 not ortalaması ve birincilikle; diğeri ise onur derecesi ile mezun olan, yüksek lisans eğitimini 1,5 yılda ve üstün başarı ile tamamlayan, doktora ders dönemini ve yeterlilik sınavını 100 tam not ortalaması ile tamamlayan, üstelik İngilizce, Almanca, Arapça bilen; daha bu yaşta akademik yayınlar yapan bu gençlerin araştırma görevlisi olmasında ne gibi bir gariplik olabilir! Fuat Uğur "şaibeli" sınav veya "şahıs" arıyorsa kendisine bu dosyaları teslim eden şahsın TAÜ'nde dekan yardımcısı iken TAÜ'ne getirdiği ve Prof. Atalı'nın başkanı olduğu komisyon tarafından yapılan öneri çerçevesinde KHK ile atılan şahısla birlikte yaptığı sınavları sormalı; hatta eski dönemde girdiği doçentlik sınavlarında 3 defa başarısız bulunmasına rağmen, nasıl ÜAK doçenti yapıldığını; bu şahsın TAÜ ile olan sözleşmesinin Şubat 2021'de hangi sebeple uzatıl(a)madığını araştırmalıdır! Ne Elif Beyza Akkanat'ın ne de Yasir Talha Öztürk'ün iki defa girip başarısız olduğu bir sınav mevcuttur. Her ikisi de onlarca adayla birlikte iki ayrı anabilim dalı için açılan sınava başvurmuşlar ve her ikisi de soruların tamamına başarılı bir şekilde cevap verebilip, yazılı sınavda en yüksek notu alabildikleri için araştırma görevlisi olmaya hak kazanmışlardır. Bu durum, İÜHF arşivlerinden teyit edilebilir. Ayrıca araştırmacı yazarın, ilgili sınavın nasıl yapıldığını da bilmediği anlaşılmaktadır. Kendisine ilgili yönetmeliği dikkatle okumasını tavsiye ediyoruz. Bunları bilseydi herhalde bu satırları kaleme alamazdı. Bu araştırmacı yazar, bir ülkede sırf kafasının ardındaki kavgada puan toplamak için tanımadığı bilmediği insanları, hele hele başarılı gençleri (bilgileri kendisine veren şahsın ve kendisinin) kirli kavgalarına alet etmekten haya etmelidir. 9). Araştırmacı yazar, Fetö'cü olduğu suçlamasıyla yurt dışına kaçtığı iddia edilen Ayhan Bermek'in Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığına aday olduğu dönemde disiplintahkim kurulu listesinde isimlerinin yer almasından hareketle Prof. Dr. Ali Kemal Yıldız ve Prof. Dr. Halil Akkanat'ın yollarının Türk-Alman Üniversitesinde kesiştiği gibi bir açıklamaya yer vererek, Fetö'cü kardolaşma iddiasını kanıtlamaya çalışmaktadır. Her şeyden önce bu iki akademisyenin bir yerlerde yollarının kesişmesi söz konusu değildir. Zira 90'lı yıllardan beri her ikisi de İÜHF'nde çalışmaya başlamış akademisyenlerdir. Ayhan Bermek'in aday olarak katıldığı Türkiye Futbol Federasyonu Statüsü gereği, Türkiye Futbol Federasyonu disiplin kurulu ve tahkim kurulunda Devlet Üniversitelerinden akademisyenlerin yer alması gerekli idi. Bu kural günümüzde sadece hukuk fakültesi mezunu olma koşuluna dönüştürülmüştür. Diğer taraftan Türkiye Futbol Federasyonu başkan adayları, seçim öncesinde yönetim kurulları dışında bu kurulları belirlemek ve seçime öyle girmek durumundaydılar. Bu çerçevede gerek Halil Akkanat, gerekse Ali Kemal Yıldız'ın isimleri, o dönemde görevli oldukları İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından bildirilmiş olup; aday Bermek ile aynı ortamda bulunmaları dahi söz konusu olmamıştır. Anılan şahsın seçimi kazanamaması sebebiyle her iki akademisyenin söz konusu kurullarda görev yapması da söz konusu olmamıştır. Kaldı ki söz konusu seçimin yapıldığı dönemde (2006-2007) Fetö ya da Fetö terör örgütünün varlığına dair bir bilgi açıklaması ya da ceza hukuku anlamda bir soruşturma da bulunmamaktadır. Tam tersine bu mel'un yapının Devletin her kademesinde büyük bir itibar gördüğünün dikkatlerden kaçırılmaması gerekir. 10). Köşe yazısının son bölümünde TAÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Aykut Kibritçioğlu hakkında dile getirilen iddia ve yorumlar tamamen gerçek dışı bilgilere ve hayalî ilişkilendirmelere dayanmaktadır. Kendisinin henüz Ankara Üniversitesi'nde çalıştığı o dönemde ne bir gazetede köşe yazarlığı yapan Tolga Tanış adlı kişiyle ne de FETÖ mensuplarıyla bir tanışıklığı yahut o şahıslarla herhangi bir gizli veya açık belgebilgi alış-verişi veya işbirliği olmuştur. Köşe yazarı Fuat Uğur'a TAÜ yöneticileri ve Prof. Dr. Aykut Kibritçioğlu hakkında gerçek dışı bilgi ve belge gönderen şahsın, 2017 yılında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı şikayet başvurusu üzerine ilgili Cumhuriyet Başsavcılığınca 2018 yılında yürütülen soruşturmada, istihbarat raporları, banka hareketleri, bütün HTS kayıtları incelenmiş ve yapılan değerlendirme sonucunda Aykut Kibritçioğlu ile ilgili iddialar açısından ortada hiçbir suç unsurunun mevcut olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Sayın araştırmacı yazarın kanaati, devletin araştırmasından, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının tahkikatından, istihbarat birimlerinin bilgilerinden daha önemli olmalıdır ki "TAKİPSİZLİK" kararından hiç bahsetmemiştir. Takipsizlik kararını veren yetkili merciler mi itham edilmektedir, güvensizlik İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu karara temel olan ilgili devlet raporlarına mıdır 11). Yazı içerisinde adı geçen Prof. Dr. Abuzer Kendigelen ve Doç. Dr. Nejat Aday'ın TAÜ'nde herhangi bir kadrosu bulunmayıp, Fetö'cü kadrolaşma iddiasına örnek olarak gösterilmeye çalışılması kadar "tuhaf" bir tercih olamazdı. TAÜ Vakfı'nın kurucuları arasında yer alan her iki akademisyenin Üniversite veya Vakıf üzerinden bir menfaat temin etmesi, atamalarda etkili olması ne fiilen ne de hukuken mümkündür. Anılan şahısların Fetö iltisakına delil olarak zikredilen vakıalar da tamamen gerçek dışıdır. Fetö mensubiyeti dolayısıyla İÜHF'nden atılan bir şahsın "İÜHF dekanı"na atfen ortaya attığı vakıaların gerçekleştiği iddia edilen dönemde Prof. Dr. Abuzer Kendigelen dekan sıfatını dahi taşımamaktadır. Bu durum araştırmacı yazarın, kendisine bu dosyaları teslim ettiğini belirttiği meçhul (!) şahsın tetikçisi olarak hareket ettiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. 12). Halihazırda TAÜ'nde araştırma görevlisi olarak çalışan Süheyla Ahsen Türkmen için "Mehmet Dişli'nin kızı olması" dolayısıyla Fetö'cü iması yapılmakta; bir de "babası Mehmet Dişli'nin avukatlığını yaptı" iftirası atılmaktadır. Süheyla Ahsen Türkmen kamu görevlisi olduğundan, ist