HürriyetFuat Bol20 Şubat 2021
Okunma: 4  
Oylama:  
 0
 0
 Oy Verebilirsiniz
Önceki Yazısı
Fuat Bol
Fuat Bol
Fuat Bol
20 Şubat 2021
En büyük silahımız!

Enküçük topluluk olan aileden tutun, en büyük topluluklar olan milletler ve hatta milletlerarası topluluklar için en büyük güç, birliktir ve beraberliktir.

Şair bu durumu ne güzel özetlemiş: "Girmeden tefrika bir millete düşman giremezToplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez." (M. A. Ersoy)

İnsanı en iyi bilen Yaradan da şöyle buyuruyor: "Hep birlikte Allah'ın ipine (İslamiyet) sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın." (Al-i İmran suresi, 103. ayet meali)

Terörle mücadele, milli savunma meselesidir. Hele Türkiye gibi devlet ve millet hayatına kast eden, PKK ve FETÖ vb gibi terör örgütleriyle mücadele, tam anlamıyla beka meselesidir.

Çünkü her iki örgüt de asla mevzi olmayıp küreseldir ve tüm bu terör örgütlerinin arkasında, devletler çapında dış güçler vardır.

Türkiye, görünürde bu örgütlerle mücadele ediyorsa da gerçekte bunları maşa olarak kullanan devletlerle savaşmaktadır.

Bundan dolayıdır ki içeride, iktidar ve muhalefet birlik olmak zorundayız. Bu konuda particilik, bölünme olmaz, olmamalıdır. Zira verilmekte olan milli mücadeledir ve asla bölünme kaldırmaz.

Bu terör örgütlerini destekleyen ve üzerimize salan devletlerle biz, dost ve müttefik görünüyoruz. Görünüşte de olsa, bu hal bir realitedir.

Yani dost ve müttefik bildiğimiz, gerçekte düşmanlığın envaı çeşidini sergileyen bu güçler, bizim içimizdeler. Devlet ve millet hayatımızın kılcallarına değin nüfuz etmişler. (NATO, FETÖ vb.)

Mahut düşmanın en büyük gücü de bizim içerideki parçalanmış halimizdir. Düşman, bu denli parçalanmışlığımızdan istifade ederek kendince haklı söylem ve eylem geliştiriyor. Zira içimizdekilerden kendine destek buluyor.

Biz içeride kaya gibi, bir bütün halinde dimdik durursak, en sert yel (en kavi düşman) bile bu kayadan ancak toz koparabilir.

Bakınız 90'lı yıllarda DYP-SHP koalisyonu döneminde, PKK ile mücadelede ABD'nin, Türkiye ile istihbarat paylaşımı yaptığını o günün yetkilileri (M. Ağar) söylüyor. Dolayısıyla başarı da sağlanıyor.

Bugün ise aynı ABD, kontra gidip yanlış istihbarat paylaşıyor ve doğrusu, istihbaratı karşı tarafa (terör örgütlerine) veriyor.

ABD, içimizdeki parçalanmışlığımızdan güç alarak, bu parçalı halden kendine yandaş bularak mahut kepaze halini sergileyebiliyor. Nitekim ABD, terör örgütlerine silah ve mühimmat verirken, içimizden birileri bu yapıların terör örgütü olmadıklarını söylüyor.

Ne hazin bir manzaradır ki devlet ve millet hayatımızın beka konusunda bile sorumsuz bir muhalefetle karşı karşıyayız.

Ana muhalefet partimiz, yaptığı açıklamada sözde örtülü ortaklık yaptığı HDP'yi darıltmama adına terör örgütünün adını ağzına alamıyor.

Bununla da yetinse bir derece... PKK alçaklarının hunharca katlettiği 13 vatandaşımızın şehit olmasından Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı sorumlu tuttuğunu açıklıyor.

Bu denli sorumsuzlukla, şehitlerimizin ruhlarını ve terörle mücadele eden güvenlik güçlerimizi nasıl incittiğini düşünemiyor. Bu söylemiyle terör örgütü PKK'yı akladığını akledemiyor!

Ana muhalefet partimizin genel başkanı da tıpkı ABD gibi, YPG'ye terör örgütü demiyor ve ekliyor: "YPG bize ne yapacakmış YPG, kendi vatanını kurtarmak için örgütlenmiş bir oluşumdur. Teröre başvurmadığı sürece biz YPG'yi terör örgütü olarak göremeyiz."

PKK'nın ismini ağzına alamayan, YPG'nin PKK olduğunu söyleyebilir mi

Bu saatten sonra adını söylese de bir şey değişmiyor; zira PKK eylemlerinin tek suçlusu Erdoğan!

X(".sharePop").click(function () {console.log('girdi...');mainShareContainer (".popDiv");if ((this).attr("id") "emailFromTop") {(mainShareContainer).appendTo(".epostaGonder");(".altOk").css("display", "none");if ((mainShareContainer).find("div.ustOkPop").length) {(".ustOkPop").css("display", "block")} else {("").appendTo(mainShareContainer)}} else {(mainShareContainer).appendTo(".arsivEkle");(".ustOkPop").css("display", "none");(".altOk").css("display", "block")}var m parseInt((this).attr("lpos"));var n parseInt((this).attr("tpos"));var l parseInt((this).attr("ph"));var k l 20;var g parseInt((this).attr("pw"));var h g 20;(mainShareContainer).css({ width: g "px", height: l "px", left: m "px", top: n "px" });(".popFull").css({ width: g "px", height: l "px" });(".kapatBut").css({ left: (h - 33) "px" });(".altOk").css({ left: ((h 2) 70) "px" });(".popFull").html("");('').appendTo((".popFull"));(mainShareContainer).show();return false});(".kapatBut").click(function () {(".popDiv").hide();});Dünya ile savaş!Fuat BOL 17 Şubat 2021 Irak'ın kuzeyindeki Gara bölgesinde çok önemli ve kritik bir harekât gerçekleştirildi. PKK, lanetli yüzünü bir kez daha gösterip yıllardan beri elinde rehine bulundurduğu 13 masum vatandaşımızı hunharca katletti.

Türkiye 1983'ten beri PKK terör örgütü ile düşük yoğunluklu bir savaş yürütüyor. Görünürde PKK olmasına karşın, Türkiye gerçekte başta ABD olmak üzere dünya ile savaşıyor.

Anılan bu dünyanın içinde AB ülkelerinin büyük çoğunluğuyla, bir-ikisi hariç tüm komşularımızla ve tüm bunlarla iltisaklı daha nice ülkelerle örtülü-örtüsüz savaş halindeyiz.

Bir bakıma Türkiye, bir asır öncesini yeniden yaşıyor.

O gün, yedi düvel olarak bizzat kendileri üzerimize çullandı, bugünse değişen savaş konsepti gereği, aynı melaneti terör örgütleri vasıtasıyla yerine getirmekteler.

ABD önce Irak'ı, daha sonra da Suriye'yi parçalayıp istikrarsız hale getirdi. Türkiye'nin Irak'la 380, Suriye ile 911 kilometre olan sınırları terör örgütlerinin emrine verildi.

İran, Pers yayılmacılığıyla hem Irak'ta ve hem de Suriye'de boy gösteriyor. Kâh merkezi hükümetle, kâh başta PKK olmak üzere çeşitli terör örgütleriyle iş tutarak, melanetlerini icra ediyor.

Türkiye'nin gerçekleştirdiği Kartal-2 harekâtı akabinde İran, 3000 kişilik Haşdi Şabi milislerini Sincar bölgesine gönderdi.

Türkiye, kendi sınır güvenliğini sağlamak için Irak ve Suriye sınırları boyunca 30-35 kilometre derinliğe inip, terör örgütlerinin sahip oldukları silahların menzilinden çıkmak zorundadır.

Yazının Devamını Oku Kandırılmayı sevmek!Fuat BOL 15 Şubat 2021 Anlaşılmayan, tuhaf bir yanımız var: İster kendimiz isterse başkaları tarafından olsun, kandırılmayı çok seviyoruz.

Bu denli absürt halimizi yasalarımıza ve hatta anayasalarımıza bile yansıttık ve 'tarafsız cumhurbaşkanı' diye bir sıfat uydurduk. Bu yalana kendimiz inandığımız gibi, başkalarının da inanmasını salık verdik.

Malum, ilk üç cumhurbaşkanı partiliydi (Atatürk, İnönü, Bayar). İlk ikisi CHP'li, Bayar ise DP'liydi. 1950 yılına kadar zaten tek parti vardı; CHP'nin il başkanları hem belediye başkanı ve hem de valilik görevlerini yürütürdü derseniz, Celal Bayar'ın partili cumhurbaşkanlığına ne diyeceksiniz

Zira Celal Bayar döneminde demokrasiyi, çokpartili hayatı yaşadık. Cumhurbaşkanının partisinin il başkanları, önceki dönemlerdeki gibi valilik ve belediye başkanlığı görevlerini de sürdürmezdi.

Sözde partisiz cumhurbaşkanlığı, bize 1961 anayasası ile getirildi. O anayasa, daha birçok tuhaflığı da getirmişti. Getirilenler dikkatle incelendiğinde, bunların her birisinin hükümetin elini kolunu bağlamak, onu iş yapamaz, işlevsiz kılmak için yapıldığını görürüz.

Bunun da temelinde, millete ve milletin seçip işbaşına getirdiklerine güvensizlik yatmaktadır. Mesela ucube bir senato ihdas ettiler; bu TBMM'den çıkarılacak kanunları tekrar görüşüp kabul ya da ret edecekti.

Senato üyeleri arasında, yaşadıkları müddetçe senatörlük yapacak eski Milli Birlik Komitesi üyeleri 'temelli senatörler', cumhurbaşkanının kontenjanından atanan senatörler ve eski cumhurbaşkanları tabii üye olarak yer alacaktı.

Yalnızca Celal Bayar "Ben ömrümce demokrasi için mücadele ettim, demokrasilerde tabii senatörlük yoktur" diyerek, teklifi reddetmişti.

12 Eylül darbesinden sonra hazırlanan 1982 Anayasası'nda Cumhuriyet Senatosu'na yer verilmedi ve böylece tabii senatörlük kaldırılmış oldu.

Yazının Devamını Oku İnce hesaplar!Fuat BOL 13 Şubat 2021 Normaldeyirmi yıla yakın bir zamandır iktidarda olan AK Parti'de kaynama, fokurdama ve hatta bölünme olması gerekmez mi

Nitekim bu iş için az uğraşılmadı. İçeride 80 FETÖ'cü milletvekili olduğu dahi iddia edildi.

Ama gelin görün ki AK Parti'de beklenen bölünme olmadı. Sadece, partiye hasbi değil, hesabi gelen birkaç kişi ayrıldı. Parti, eskisinden daha sağlam olarak ayakta kaldı. İşte buna, yel kayadan ne alır denir.

Ki sağda olsun solda olsun, bu büyüklükteki merkez partilerinde bölünme olması normal ve hatta kaçınılmazdır.

Siyasi partiler tarihimiz, bu hale tanıktır.

Şahsen benim de vaktiyle içinde yer aldığım AK Parti'nin bölünmemesinin ve onca yıpranmışlığına rağmen (iktidar yıpratır), canlı ve heyecanlı kalmasının iki sebebi vardır.

Birincisi, AK Parti kadrolarının hasbi olmaları, yani dava insanı olmaları ve genel başkan pozisyonundaki kişinin 'lider' olması.

Ne hazin bir manzaradır ki iktidara alternatif konumundaki CHP, milletçe geçtiğimiz başkanlık modelinin hâlâ farkında değil. Hâlâ eski şiirin rüzgârına yelken açıyor ve kaybettiği değirmeninin gürültüsünü arıyor!

Atı alan Üsküdar'ı geçmiş, bunların haberleri yok!

Yazının Devamını Oku Terazi bu sıkleti çekmiyor!Fuat BOL 10 Şubat 2021 Çok eski çağlarda insanlar uzun ömürlüymüş. Hz. Nuh'un 950 yaşında olduğu kitaplarda yazılıdır. Son devirlerde insan ömrü kısaldı, yüz yaşını aşanlar parmakla gösteriliyor.

Günümüz insanının bu kısacık ömründe görüp geçirdikleri, eskilerin görüp geçirdiklerinin binlerce yıllarına bedel ve hatta çok daha fazladır.

Hele yaşları 60'dan yukarı olan bu son nesillerin yaşayıp gördükleri, çağların toplamından fazladır. Diğer bir deyişle, bu son asırda yaşayanlar, asırlar boyu sürdürülen hayatın her kesitini (nimetini de külfetini de) yaşadı.

Ayağında ayakkabısı yoktu, sokağında ve evinde elektriği yoktu, değil cebinde, mahallesinde telefon yoktu. Erkekse, yamasız pantolonu, kızsa yamasız fistanı yoktu. Komşu komşunun külüne muhtaçtı; zira ateşi söndüğünde tutuşturacak kibriti, çakmağı yoktu.

Yol yoktu, iz yoktu; taşıma aracı ya hayvandı ya da bizzat insanın kendisiydi.

İnsanlar daha çok yerleşik yaşarlardı, köylerinden dışarı çıkmazlardı. Hasbelkader at veya öküz arabasıyla, kasaba görünümlü şehre gidip gelmeleri günleri alırdı.

Şehirden gelenler, gurbetten ya da hacdan gelmiş gibi karşılanır, onlar da yolda ve şehirde gördüklerini, askerlik hatırası gibi bir ömür boyu anlatırlardı.

Kısaca demem o ki, bugünkü yaşlı nesiller fakirliği de zenginliği de, açlığı da tokluğu da, varlığı da yokluğu da, elektriksizliği de, elektrik ve elektroniğin baş döndürücü gelişmişliğini de, envaı çeşit zulmü de hürriyeti de kağnıyı da otomobili de hızlı treni ve uçağı da abaküsü de faciti de bilgisayarı da radyoyu da televizyonu da interneti de, hâsılı bu kısacık ömürlerinde sayılamayacak çok şeyi gördüler. Hem de bu kısacık ömürlerinde.

Bu gidişle, kim bilir daha da neler görecekler.

Yazının Devamını Oku İstemezük!Fuat BOL 8 Şubat 2021 Türkiye'yi hâlâ eski Türkiye zanneden nadanlar, zehirlerini kusmak ve kaos oluşturmak için aportta bekliyorlar.

Her üniversiteye atandığı gibi, Boğaziçi Üniversitesi'ne de rektör atandı. Ki atanan rektör, bundan önce de iki ayrı üniversitede rektörlük görevi üstlenmişti. Atandığı bu yeni üniversitede de yüksek lisans ve doktorasını yapmıştı.

Bir kısım öğrenci, en doğal demokratik haklarını kullanarak rektörü istemediklerini dillendirdiler. Demokratik idarelerde birileri birilerini ister, birilerini istemez; bu durum onların en tabii hakkıdır.

Bu hakkın sözlü ve fiili olarak nasıl kullanılabileceği kanunlarda belirtilmiştir. Boğaziçili öğrenciler de aslında bunu yapmıştır; yapmak istemiştir.

Ama gelin görün ki aportta bekleyen karanlık odaklar, derhal durumdan vazife çıkardılar ve öğrenci kalabalığının içine karışarak, onları kanunsuz eylemlere kışkırttılar.

Düşünün, bunların içinde milletvekilleri(!) de var ve bunlardan biri aynen şu beyanda bulundu: "Kimse 'Seçimle gidiyorlar' sayıklamasının peşinden gitmesin artık."

Ateşe benzinle giden bu kafa, ülkede demokratik mücadele verecek öyle mi

Toplumsal olayların en tehlikeli yönü budur; bu yön, adeta bir maden gibi işletilerek masum şekilde başlayan olaylar, bir bakarsınız fecaate dönüşmüştür. Taksim-Gezi olaylarında da böyle olmadı mı

Göstericilerin arasına karışan illegal örgüt mensupları, ülkenin dört bir tarafında ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıkmadı mı Ve alay edercesine

Yazının Devamını Oku Anayasa ama nasılFuat BOL 6 Şubat 2021 Siyasetçikalbinden konuşacağına karnından konuşunca, olan millete oluyor; milletin ihtiyacı olan anayasalar ve hatta kanunlar Meclis'ten çıkmıyor, çıkamıyor.

Parlamenter sistemle idare edildiğimiz vesayet döneminde, siyasi krizler yüzünden yönetimde istikrarı bir türlü sağlayamamıştık.

Kanunları çıkarmakta zorlanıyorduk; nerede kaldı ki 3'te 2 çoğunluk isteyen anayasa değişikliğini veya bütünüyle yeni bir anayasayı çıkarabilelim.

Bu yüzden de darbe anayasalarının ayıbıyla yaşayarak bu günlere geldik. O günden bugüne değin çeşitli maddelerini değiştire değiştire, mahut anayasayı tam bir yamalı bohça haline getirdik.

Bir önceki yasama döneminde yeni bir anayasa yapmak için girişimde bulunuldu ancak bilindiği üzere sonuçsuz kaldı. Üzerinde uzlaşılan 60 maddeyi bile çıkarıp uygulamaya koyamadık.

Yeni dönemde ise başkanlık modeline geçerek onlarca yıldır susamış olduğumuz yönetimde istikrara kavuştuk.

Bu demek değildir ki yeni sistem saat gibi işliyor ve hiçbir eksiği gediği yok. Yığınla var ve üstelik yeni sisteme göre uyum yasaları bile henüz çıkarılamadı.

Ama bilmeden ya da biliyorlarsa da art niyetlerinden olacak, parlamenter sistemde yasama-yürütme ve yargının birbirlerinden bağımsız ve bağlantısız iş gördüklerini ileri sürüyorlar.

Vaktiyle yasamada bulunmuş biri olarak ifade etmeliyim ki asla doğruyu söylemiyorlar. Zira vesayetin gölgesindeki parlamenter sistemde yasama (Meclis) ile yürütme (hükümet) iç içe girmiş ve bunların hepsi başbakanın emrindeydi.

Yazının Devamını Oku Vesayet devri kapandı!Fuat BOL 3 Şubat 2021 Başkanlık sistemine geçtik diye birileri hop oturup hop kalkıyor. Bunların hepsinin ortak derdi parlamenter sisteme dönmek, lakin sular tersine akıtılamaz.

O olmuş bitmiş bir iştir zira zaman geriye doğru işletilemez.

Eski sistemin vesayete endeksli olduğunu bilip savunamadıklarından, akıllarınca 'güçlendirilmiş' diye bir şey uydurdular ve bundan böyle, güçlendirilmiş parlamenter sistemi (ne demekse) dillerine doladılar. İster iddia edildiği gibi güçlendirilmiş olsun, isterse güçlendirilmemiş olsun; eski sistem (bizdeki parlamenter sistem) tam bir bürokratik oligarşi idi.

Oligarşiyi Aristo şöyle tanımlar: "Kötülerin, kendi bencil amaçlarını gerçekleştirmek uğruna insanlara tahakküm etmek için kurduğu yönetim sistemi."

İşte devletlerin işleyiş çarkını döndüren bürokrasi denilen yapı, insanların yararından ziyade, kendi amaçları doğrultusunda dönüyorsa, bu yapı bürokratik oligarşidir.

Bu yapıda, çalan da oynayan da bürokrasidir. Diğer bir deyişle atanmışlardır.

Bu yapının tipik özelliği milletin işlerini sürüncemede bırakmaktır; tek kelime ile devlet ve millet hayatının yerinde 'patinaj' yapmasıdır.

Atanmışlar (bürokratlar), kendilerini kalıcı, seçilmişleri (siyasetçi) gelip geçici gördüğünden, kendilerini mülkün sahibi addetmiş, seçilmişlere de yolcu diye bakmıştır.

Hükümet ömürlerinin ortalama 18 ayla sınırlı kaldığını düşünürsek ki bizdeki ortalama budur- devlet işleyişindeki siyasetçinin etkisinin çok az ve hatta hiç olmadığını görürüz.

Yazının Devamını Oku Erken seçim hayali!Fuat BOL 1 Şubat 2021 Muhalefet partileri elbette ki erken seçimi arzular. Zira iktidara gelmenin yolu, ya zamanında ya da zamanından önce (erken) yapılacak seçimden geçer.

Bahse konu olan bu hal, normal demokrasiler için geçerlidir. Bizde ise hiçbir zaman normal demokrasi işletilemediğinden, iktidarlar daha çok seçim dışı yollarla (darbelerle) el değiştirmiştir.

Bunun da sebebi, bizdeki muhalefetin sandıktan ümidini kesmiş olmasındandır. Seçim yenilgisinden sonra "Bizim oyumuzla dağdaki çobanın oyu bir olur mu" diye sayıklamaları da bundandır.

Bakınız, çok açık söylüyoruz: Muhalefet ne erken seçim talebinde ve ne de eski vesayet (parlamenter) sistemine dönmekte samimi değildir. Laf olsun torba dolsun kabilinden konuşmaktadırlar.

Hukuksal olarak erken seçim olabilmesi için iki şart var: Biri, parlamentoda 360 üyenin bu işe evet demesi. Değil muhalefet partilerinin, iktidar partilerinin bile parlamentoda 360 üyelikleri bulunmamaktadır.

Parlamentodan böyle bir karar çıkamayacağına göre, geriye bir şart kalıyor, o da Cumhurbaşkanı'nın bu işe karar vermesidir. Cumhurbaşkanı'nın böyle bir karar alabilmesi için kendi süresini de sonlandırması gerekiyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nde, Cumhurbaşkanı ve onun hükümeti tam yetkiyle zaten iş başındadır. Ve daha 2-2.5 sene bu yetkilerini kullanabilirler. Ayrıca millet de onları 5 yıllığına seçti.

Cumhurbaşkanı'nın böyle bir durumda erken seçim kararını alması, akıl kârı mıdır Öyle ya, millete yetki almak için gidilir; yetki zaten kendilerinde. Millet "Ne için bana geldin" demez mi

Görüldüğü üzere her iki şıkta da erken seçim hayalden ibarettir.

Yazının Devamını Oku Müslümanların işi zor!Fuat BOL 30 Ocak 2021 İkikutuplu dünyadaki Müslümanlar, bugünkünden çok daha değişik metotlarla sömürülüyorlardı.

Kapitalizm komünizmi, komünizm de kapitalizmi bahane ederek, İslam ülkelerini kendilerine uydu haline getiriyor ve üzerler